18 Kasım 2010 Perşembe

Bitkisel Hayata Mektuplar

"ey hayat sen şavkı sularda bir dolunaysın"

zaman tükeniyor. geçen ve geçtikte kanayan nehirler, yatağını ezerek - yok ederek büyüyor. büyüdükçe içimizdeki boşluklarla doluyor. boşluklarla dolmak. pencerimizi açtığımız günlerin hesabını yapmıyoruz çok zamandır. zaman bizim bildiğimiz mefum. yoklukların güncesi. varlıkların tümcesi. sesleri ve solukları içinde saklayan girdap. içinde helezonlar bulunan grift yapı. boşluklarla dolan ömür. bulmaca gibi. bulduklarımızla çözülen, çözüldükçe tükenen, tükendikçe yenisi istediğimiz halde bulunamayan. hatalar ideolecyası.

şimdi yeni bir mektup daha yazmalı. sesimizi kısarak, kısarak müziğin ve aşkın sesini. susmalarla dolu haykırışların içinden çıkarıp şehrin en güzel betimlerini.

bir mektup daha.

"notaları kurşunlanmış bir şarkıdır yalnızlık"

yalnızlık; sessizliğin sonu. kalabalıklar içerisinde bakışmalar. ihtişamı ve dikkati bölen göz çarpışmaları. sahnelerin arkasında duran, elinde silahla bekleyen kuşlar. kuşları vuran adamlar. notaların içine saklanmış ancak gizlenememiş aynalar. aynalara bakan insanlar. insanları bir türlü göremeyen insanlar. notalardan başlayan ve başladıkça devam eden öyküler. efsaneler. eskimeyen sesler. tanıdık yüzler. yüzlerinden çok astarı olan istekler.

bir paragraf daha eklendi hayatın yalnız ve yalnız yüzüne. şarkılardan arta kalan, kalan hesabı ödemeyi unutan, unutulmayı kendine aşk edinmiş dünya insanları arasına. konuşulmuş kelimelerden henüz bahsedilmedi. bilerek ve isteyerek;

bir mektup daha.


"ağır ağır çıkacaksın bu merdivenlerden"


yürümeyi unutalı beri koşuyor sonsuzluğun adımlarıyla. adının ardışık harfleri alfadeki yerlerinden sökülmüş gibi. oysa terzilere isyan eder insan, sökükleri yüzünden. bilir, anlar ve yaşar eksilmişlikleriyle. uzun cümlelerle kurgulamak yerine kısa ve öz anlatılarda da anlatılabilir isyan. doğduğunda bilmişti yoksunluğun tınısını. yoksunluk. olmayışı hiç kimsenin. varlıklarının beş para etmeyişi koca duvarlar karşısında. ağır aksak yıldırım gibi düştü yatağa. şimdi hasta!...

anlaşılmak gibi bir derdi olmadı. biliyordu anlamanın hastalıklı bir eylem olduğunu ve biliyordu anlaşılmamanın daha acı olduğunu. korkularını yüzünün gerisinde değil, berisine koyarak bir mektup daha aldı, paramparça kelimeleriyle.

bir mektup daha.

"içimden şu zalim şüpheyi kaldır ya kendin gel ya beni oraya aldır"

öfkelerimin nöbeti bitti. susmuş ağızlardan kalma bakışların heyülasıyla doğruldu dünya. alnıma yazılmış kaybetme duygusunu biliyorum. bildiğim gerçeklerin arasında en gerçeği. eriyen demirler şahittir ki, kalbimin aynasında çöller var aşka dair. yangınlar yetersiz kalıyor ruhumdaki buzun karşısında. susuzluğum ve içimde dolaşan soru işaretleri kovalıyor sensiz güncelerimi.

gövdemin kıllarıyla yıktım masumiyetin duvarlarını. ki o duvarlar, sürgünümün süreği, kaybolmanın sınırıydı. gittiğim dünyalardan aklımda kalan tek rüya duvarın arkasını görebilmekti. ki ben aşkın otağına varmak için sürdüm kendimi. kifayetsiz ölümlerin varlığı ile yeniden iman ettim, kara gözlerinin sürgün ormanlarında ancak özgür olabileceğime dair. yetmedi!

bir mektup daha.

"girmedi mühürlü kalbe, bana nuh un sabrı düştü"

dağlar yıkılıyor. dümdüz artık toprak. çiçek kokuları sarıyor gözlerimin ışıltısını. güneşi engelleyecek hiç bir şey kalmadı. zor zamanlar. yoksul ve suskun sözcükleri topluyor aklının gölgesinde. tesbih tesbih çekiyor rüyalarını. vird halinde alem-i ervah. ne varsa görülecektir levhi mahfuz da. kaderden öte yok. yok. çaresizliğin tümcesi. ağır aksak yürüyor. düşlerinin sesini izliyor. ne kızıl deniz ne akdeniz önündeki hırçın okyanusu anlatabilir oysa. içinde bin fırtına kopuyor. bütün gemileri batıklar dairesinde. avaz avaz susuşlarının ardında saklıyor sabrı.

kilitli kapılar ardında duymuyor atışını kalbinin. ne akşam ne sabah uyanıklığını biliyor. uykularının paramparçalığı bu yüzden. bu hangi gidiş olmalı ki öyle mahsun öyle munis öyle lirik acılara gark olmasın kalb. acının da sesin biliyor. bildikleri kalbine bir türlü inanmıyor!

bir mektup daha.

"sen benim hiç bir şeyimsin"

hiç bir şey. yokluğun güncesinde büyüyen kocaman noktalar. uzun ve uzadıkca susayan tren yolculukları. oysa "erzurum garında/banklar üstünde/uyku tutmazdı karanlıkları" şimdi karanlıklar oynaşıyor gündüzlerin tam ortasında. ortası. karanlığın ve yokluğun derini. yüzüne çarpan dalgalardan uyanmak na mümkün. deniz soğuk ve karanlık. tam bir yalnızlık intiharı. balkondan mı atlasa yoksa erise mi bir kar tanesi gibi ellerinde ? sırlanmış saçları şahittir kayboluşuna sesinin. şimdi sen hiç bir şey, o ise sadece hiç.

dağılmış saçları omuzlarının üstüne. soğuk bir yandan, kar bir yandan, can bir yandan. batıyor gemiler yüzdürülürken henüz karadan. biliyor, bunların hepsini hesap ediyor yaradan. unutulmuş sözcüklerin dergahında zikr halinde adem. havva hangi elmanın yeşiline kanar. kandıkça yeniden susar.

bir mektup daha.

6 Nisan 2009 Pazartesi

Genç Adamlar Vurulur Şehrin Bulvarlarında

bir şehri özlemek yiğitçe!



Soğuk.
Kelimeler yorgun.
İçimde bin türkü söylenir.
Söylenir durur voltasında adam.
Ne yapsalar boş
İçinde bir can var incinin.




Suskun adamın silueti
Vurgun nöbetleri
Mercan denizin dibinde uyur
Uyur gezer adam voltasında.
Ne yapsalar boş
Kardelenler ölecek, gerçek
.


Küçük bir fotoğraftır yaşam
Ellerimizde büyüyen.
Karanlık odalarında vurulur
Vurulur genç adamlar şehrin bulvarlarında.





mehmedasım
ücnisanikibindokuz
gençadamlargençölür.

26 Mart 2009 Perşembe

Düş Bahçesinin Mahkumu

Öyle öyle yalnız yalnız kaldık biliyor musun....


Ablama...

Demir kapı kanar yüzüne
Ellerinde isli demir
Soğuk duvarlar düşman
Üşümek can acıtır
Canından can alır her an bu gidişler…
Kime baksan yabancıdır
Sesler tuhaf.
Sen o dünyanın dışında gezinirken
İçinde nice hayalî düşler…
Türküler söylenir ardından bilmezsin
Gözyaşları sel olur görmezsin
İçinden bin can gider canlarının hissetmezsin
Nice nehirler taşar gökyüzünden de ıslanmazsın sen…




“Sensiz geçmiyor bu günler biliyor musun
Yüreğine beni, beni soruyor musun
Öyle yalnız, yalnız kaldım biliyor musun
Türküler söyledim sana duyuyor musun
Yıllar oldu oralardan çıkamıyorsun
Bağlanmış elin ayağın kaçamıyorsun.

Bir kuş oldun gökyüzünde, uçamadın sen
Nehir oldun ırmak oldun, taşamadın sen
Çocuk oldun sokaklarda, oynamadın sen
Doğdun da büyüdün ama yaşamadın sen
Yıllar oldu oralardan çıkamıyorsun
Bağlanmış elin ayağın kaçamıyorsun” Ahmet Kaya
.



mehmedasım
yirmialtımartikibindokuz
evet isyan bu abla...

23 Mart 2009 Pazartesi

Hiç Bir Şey / Güvercin Olamayan Kadının Şarkısı

Hiçbir şey
Kesiliyor kelimeler
Adımın gözlerindeki hapsi
Zamansız aklıma düşen sesler
İçimde düne ait vurgun düşlerin
Ah hiç vaktin olmadı güvercin olmaya
Ne zaman kanat çırpsan ilk sen düşersin.


Hiçbir şey

Yok.





mehmedasım
martyirmiikiikibindokuz
hiçbirşey

Hiç Bir Şey / Güvercin Olamayan Kadının Şarkısı

Hiçbir şey
Kesiliyor kelimeler
Adımın gözlerindeki hapsi
Zamansız aklıma düşen sesler
İçimde düne ait vurgun düşlerin
Ah hiç vaktin olmadı güvercin olmaya
Ne zaman kanat çırpsan ilk sen düşersin.


Hiçbir şey

Yok.





mehmedasım
martyirmiikiikibindokuz
hiçbirşey

Aşk'tım Vazgeçtim...

Aşk’tım
Âşık’tım
(vaz) geçebilirdim
Geçtim.



Gitmelere dönüyordum,
Nice seller götürüyordu
Yaşanmışlıklarımı beraberinde.
Bir ana sığdırdığım,
Bin ömür hayatım.
Vazgeçmek aşkın kendisiydi,
Ben seni değil
Aşkı sevmiş,
Vazgeçmeyi kabullenmiştim...
Şimdi güncemde bana kalan
Sensiz yokluk
İçimde eriyen,
İçimi eriten,
İçimi sarsan,
Senden bana kalan bir ömürlük alıntılar...
Ben seni, kimseler olmadığı için değil, kimse olamadığın için sevdim. Aşkı en mutena yerimde yoklayıp, sana yürümeyi yeni öğrenen bebekler gibi düşe kalka geldim.
Ellerimden tutmaya bilirdin.
Beni sevmeye bilirdin.
İçinde bana akan teninin adını “aşk” koymaya bilirdin ki sen yine bilirdin her şeyi bildiğin gibi...

Sen beni gizli seviyordun, bense en aşikârlığındaydım sevdamın. Vazgeçmelerin bana düşeceğini nerden bilebilirdim? .
Bu senden kaçmak değil, bu içimde yitirdiğim kendimdendir. Çünkü ben sana, gelmekle tüm bildiğim, öğrendiğim beni ben eden her şeyden vazgeçerek geldim. Ben sana gelirken kendimden geçtim.
Aşk için şimdi senden geçiyorum. Bir ömrü bir lahza ya sığdırarak kendimi, senli düşlerin en törpüsüz yerine itiyorum. Her uykuya dalışımda törpülenmeyen yanlarının yüreğime, tenime takılıp acıtsın diye...

Sen adını bana acı ile öğreten kadın...
Adını biliyorum
Adını öğrendim
Adın Aşk...

Suretinse bir yokluk.
Suretinse unutulmaya mahkûm
Suretinse hiç yaşamamışlığım
Aynaların aksinde...

Yoklukla barışmayan ruhum, varlığına inandığı günlerde Araf’ı tanıdı. Sen ne cennet olabiliyordun ne de cehennem. Bir boşluk hülyasında sendeliyordun. Sendeliyordum seninle. Ne dokunabiliyorduk ne de yanabiliyorduk ellerimiz de...
Rüyalarımda gördüklerim, aynadaki ters iz düşümleri gibiydi. Seni tanımıyordum Aşk’ı görüyordum. Yaklaştıkça sana... Sana yaklaştıkça biraz daha yabancı oluyordum.
Gecenin en muladi noktasında, kendimden yitiyor, sana doğamıyorken senin Araf’ında kayboluyordum...

Bizimkisi suretsiz bir aşk’tı. Araf ‘a sıkışan ruhların ruhların tecellisi gibi. Cennet ile müjdelenen iki yüreğin,
Nasıl olurda bir birini tanımamaları gibi...
Sen beni, ben seni sende tanımıyorduk.
Tanıdığımda ise Aşk’ın vazgeçmek olduğunu hatırlamak bana düştü...

Sen kendini karanlık olarak nitelerdin. Bense Aydınlığında, yürüyordum senin. Aramızda ki yabancılık böyle başladı.
Sen ben de seni, ben de sen de beni görmüyorduk.
Aynalar yalancı, Araf ise gerçekti bize...
Gerçeklikle, olmayışının arasında beliren farkın en iyi tarifi Araf yeri olurdu.
Adının anlamına Cennet manasını uyak düştüğüm günler henüz eskimemişken, senin Araf’ın; içimde ki adının anlamını kapladı. Yitirdiğim bendim, senin adının anlamı ile birlikte...

Susmalarının ardında saklanan Araf aslında seni yansıtmıyordu. Ben sen de Aşk’ı görüyordum. Aşk varsa Araf olamazdı. Bunu fark ettiğim de ise bana Aşk’ın vazgeçilmezi olan (vaz) geçmeği kabullenmek kaldı...
Sen yoktun sende. Benim tanıdığım adına Cenneti uyak düştüğüm sen yoktun. Sen Araf’tın ben de artık.
Ben ise sen de kendini yitiren Mecnun. Senin Araf’ında toprak olmayı bekleyen.

Şimdi biz; bir birini tanıdığı kadar birbirine yabancı iki Âşık, İki insan iki Adı konulmamış bir duyguyuz.
Ben Aşk’ı kuşanırken, sen Araf’ında kayboluyordun. Kuşandığım sevdamın ucu ulaşmıyordu sana.
Ben sana gül bahçesi vaat etmemiş olmamama “rağmen” canımdan ektiğim tohumları çıkardın sen...

Aşk’tım
Âşık’tım
(Vaz) geçebilirdim
Geçtim...




Mehmed Asım
25/04—05/05 2005
İstanbul

20 Mart 2009 Cuma

Aynanın Karşısında Tek Sen Güzelsin

İçimden nehirler akarken, yatağına saplanan avaz avaz feryatlardan geçtim.


Beynimin içindeki soru işaretlerini kovalıyor noktalar. Her nokta yeni bir başlangıç ise, bu öykünün sonu nerede sevgili? Hani o içinden tren rayları geçen şehirde, o sahil kenarı şehirde, hani o sadece bilmesi gerekenlerin bildiği şehirde, göğsünden koparıp şiiri, ellerimin arasına bıraktığından beri, beynimi kemiriyor soru işaretleri... Bende bunu söylüyorum. Kovalıyor beni içinde sen olan soru cümleleri...

Ya nehirler sevgili?
Nerede tükenecekler...

Kaybolmuş yataklar... Hangi nehir aktı ise içine yok olan bir düşün semasına, zahir ve batin arasında kelamın zevaline şahit mi olmuş olmalı? Dökülürken nehirler yataklarına, şimdi bu yokluk güncesi neden? Hani o şehrin surlarına çarpan kalbin bir kuş gibi kanatlanırken, şimdi kuşların kanatlarına yazılan bu ağıdın notalarını hangi yağmur besteliyor sevgili?

Ellerim... Kalem tutan ellerim. Ellerim silah tutan ellerim... Ellerim senin ellerinde olan bir ayrılığın parmak izlerini taşıyor. Ve her aşkımın katili oluyorsun sevda güncemde. Kimi sevsem sen öldürüyorsun benim ellerimle...

İçimden nehirler akarken, yatağına saplanan avaz avaz feryatlardan geçtim.

Kimse bilmezken ayrılığı, kimse görmezken hüznü, duyguların kutsaliyetine and vurup, gökten ellerimle yıldızları düşürdüm. Şimdi kendi yatağına doğru akamayan coşkun nehirlerin sesini dinliyorum bu ağustos akşamında...

Sen suskun düşlerini betimle sevgili. Ellerinden tut sevdanın.

Aynanın karşında tek sen güzelsin.