18 Kasım 2010 Perşembe

Kadınlara ve Erkeklere Dair

Chapter I

doğdukça çoğalıyoruz yeryüzünde. çoğaldıkça kirleniyoruz ve hiç bir su arıtmıyor bizi. en ufak ateşten yangınlar çıkaracak kadar delikanlı adamlarımız, en ufak sorundan savaş çıkaracak kadar delikanlı kadınlarımız var bizim. yorgun ama dingin insanların oluşturduğu arabesk toplumun çocuklarıyız hepimiz. hepimiz seviyoruz, hepimiz sevişiyoruz, hepimiz birbirimizden aslında nefret ediyoruz. sadece gözbebeklerimiz doğruları söylüyor.

kadınları korumalı erkekler. erkekler herşeyi korumalı. çünkü korku toplumunda en çok korkan kadınlardır. bir de bebekler. o yüzden kadınların güzelliğini anlatırken bebeksi tabirler kullanırız. kadınları kollamalı erkekler. zayıf varlıklardır. kadınların şişmanlarını sevmeyiz bile. bütün bunlar olurken kahrolsun ayrımcılık, kahrolsun faşizm bile diye bağırabiliriz. bu bağırış eyleminin ardından evimize gidip eşimize ayaklarımızı yıkatırız yüce insanlık adına.

erkekleri sevmemeli kadınlar. sevgiye muhtaç değildir erkekler. sadece etobur bir varlık olarak yaşamını sürdürebilir. sadece et yiyerek doğadaki vahşi hayatını idame ettirebilir. ancak en güzel kadınlar hep erkekler için ölmüştür erkek erkek!. bir çok hareketin oluşumunda erkekler vardır. erkeklerdir dünya devrimlerini yapan. dünyayı değiştiren. ama muhammed in de che nin de hitler in de isa nın da mustafa kemal in de hem arkasında hem önünde yiğit kadınların varlığını biliriz. ama iman etmeyiz. çünkü erkeklerin kadınların üzerine iman etmesi günümüz ve günümüz konjoktörüne uygun değildi, değildir.

yaşamanın verdiği derin hazzı hepimiz bir yerinden hissettiğimizi sanıyoruz. sanrılar bizi şizofrenik bir yaşam formuna sürüklüyor. dünyanın merkezinde, bilginin merkezinde olduğumuzu sanıyoruz. utanmak, haya etmek, ar etmek hiç bir epik, etik değer umurumuzda değil. ahlaksızlık boynumuzdan aşağı inmiyor. beyinlerimiz uçkurlarımızda çürüyor.

özel değerlerimizi etrafa saçmaktan çekinmiyoruz. kulaktan kulağa dolaşıyor seslerimiz. bebekler gibi kucaktan kucağa atlıyoruz. sadece egomuz tatmin olsun kendimizi adam yerine koyalım diye.

kalbimiz olduğuna iman bile ediyoruz sonra.


chapter II


insan... kelime kökeni olan arapça da ins kökünden gelen. nankör - ihanet eden anlamını içinde taşıyan, yaşıyan varlık. burada dinlerden, ideolojilerden dem vurabilirdim. insanın kendini adam edebilmesi için bağlanması gerektiğini de söyler bunu da mantıki deliller çerçevesinde desteklerdim. ancak günümüz insanın değer yargıları ne yazık ki bağlanmayı ve inancın koruması altında kalmayı reddediyor. 15.16 yy da işler daha kolaydı sanırım... kişinin temel gelişimini sağlayan temel ölçüt ailesidir. ailesinin ona kattıkları ve katık ettikleridir. mutlaka iyi aileden kötü - kötü aileden iyi evlatlar türemektedir. lakin istisnaların kaideyi bozabileceği günümüz dünyasında pek rağbet görmemekte. daha çocuk kendini keşfetme zamanlarındayken " hadi olum çemşit göster amcalara pipini" edasıyla büyüyen bir jenerasyondan pipisinden başka bir şey düşünmesini bekleyemeyiz. ki zaten mayasında var olandır açıklık. çocuğun daha gelişim evresinde iken "amcanın oğlu şu dersten pekiyi almış sen ne aldın " " zaten sen okumazsın" " zaten senin babanda böyleydi " gibi irite edici kıyas cümlelerinden sonra başarılı bir nesil nasıl bekleriz ?.. jenerasyonlar arası iletişim o kadar derin yaralar almış durumdaki biz küçüklerimizi, küçüklerimiz bizleri tanımlayamaz halde. bizim büyüdüğümüz zamanlarda delikanlılık başlangıcı sakal traşı olmak iken şimdi saçı sakalı karışmış tiplerle dolu etraf. yargılamıyorum, eleştirmiyorum sadece jenerasyonlar arası farklılaşmanın örneğini veriyorum. dün e kadar uyuşturucu, ot vs gibi maddeler bırakın caddeleri arka sokaklarda dahi belirli kişiler tarafından organize edilirken, şimdi her köşe başında bulmaz zor değil. ailenin ve çevrenin boşluğunu yeni jenerasyon bu tip maddelerle doldurmakta çünkü...babalar ve anneler dünyanın en kutsal ama en zavallı yaratıklarıdır. benim babam benimle hep gurur duydu biliyorum. yargılamalarımda, gözaltılarımda, okullarımda, kaçışlarım dahi hep gurur duydu. ama bir kez dahi söylemedi. benim annem beni sevdiğini hiç söylemedi. biliyorum bu yazıyı okuyan 10 kişiden 8 i de ya annesinden ya babasından ya da ikisinden de sevgi sözcükleri işitmediler. bizler birbirimizi sevdiğimizi söylerken dahi kırabilen ilginç varlıklar hale geldik. her zaman telaşlı ve vakitsisiz. her zaman başka işlerle dolduruyoruz güncelerimizi. işte bu yüzden yalnız yaşayarak yalnız ölüyoruz.

bizi hep kandırdılar ve değişemeyeceğimizi söylediler. bize " can çıkmayınca huy çıkmaz " "7 nde neyse 70 nde o " dediler. bize yalan söylediler. bu nedenle inovatif düşünemiyoruz. bu neden yenilenemiyoruz. çünkü daha yolun başında bizi ketlediler.


Chapter III


kadınları anlamak aslında hayatın kendisi hakkında bir kaç kelam edebilme özgürlüğü ile başlar. kadınlar ne ister hakkında düşünülen konular aslında birbirlerini şerh eder durumdadır. çünkü her kadın temel de birbirine benzer şeyler istedikleri halde sonuç olarak birbirlerinden bağımsız hareket ederler. yani bir kadını tanımlamak için kullandığınız cümleler diğer bir kadında kendini şerh edebilir değil edecektir. her kadın ayrı bir dünya her kadın ayrı bir yaşam formudur. peki erkekler bu yaşam formunun neresinde. kadının koyduğu yerde. erkekler özgürlüklerini kendi güçleriyle ve kendi istekleriyle kazandıklarını düşünürler. ancak iyi analiz edildiğinde erkeklerin özgürlüklerini kadınların izniyle aldıkları aşikardır. örneğin henüz 15 yaşında olan bir genç annesinden aldığı harçlık ile sevgilimsi olan varlığına ( sevgilimsi bilerek kullanıldı yazım yanlışı yok ) çay ısmarlayabilir. daha küçük yaşlarda ise annesinden aldığı izin ile sokağa çıkabilir. evet erkekler özgürdür ancak kadınların istediği kadar.

Chapter IV


uzun yollardan geçiyor insan. doğumundan ölümüne bir çok olaya şahitlik ediyor. ettiği şahitliği çoğunlukla unutuyor insan. nasıl ki " galu bela " da verdiği sözleri unuttuğu gibi. adımlayarak geçen ömrümüzden geriye kalan ne diye baktığında çoğunlukla sadece tortular görüyor. tortulanmış acılar, tortulanmış yalnızlıklar, tortulanmış ağrılar, tortulanmış koca koca seneler olduğunu görüyor. gördüklerine inanması zaman, zamana inanması ise elinde kalan senelerini götürüyor. herşey bir şeylerin dengesinde yitirip kayboluyor. bir helezon misali bir taşın etkisiyle dalga dalga yayılıyor hayatımıza.ilk yalnızlığı öğreniyoruz doğana dek ruhlar aleminde. doğumdan sonra ilk önce sevmeyi öğreniyoruz. sonra sevdiğimizi kaybetmeyi. sonra aşık olmayı öğreniyoruz. sonra aldatmayı öğreniyoruz. spnra ilk öğrendiğimizi hatırlayarak yalnızlığı yeniden keşfediyoruz. yokluklara alışıyoruz. varlıklara alıştığımız gibi. erkek erkek ölürken savaşlarda kadın kadın büyüyoruz hayatın tam ortasında. ömür çölünden geçerken, uçsuz bucaksız denizleri görmüyoruz.

kimseye güvenmiyoruz. hayatımızın içinden o kadar çok yalan sahnesi geçiyor ki birilerinin doğru söyleyebileceği ihtimali gözümüzün değil aklımızın ucundan dahi geçmiyor. çünkü kendi yalanlarımıza dahi inanmıyor hale geliyoruz. kendimizi kandıramadığımız içinde sürekli depresif halde geziyoruz. sürekli ağlamaklı ya da sürekli umursamaz oluyoruz. dünyanın bir yerinde insanlar kuşlar misali vurulurken biz kendi dünyamızda kendi kendimize demokrasi havariliği yapıyoruz. sonra neden bu kadar yalnızız diye soruyoruz. işte bu yüzden.


Chapter V


söylenmemiş sözcükleri büyütüyoruz ağzımızın içinde. saklanmış korkularla büyüyoruz. büyüdükçe daha bir değişiyor dünya. tatları ve kokuları değişiyor herşeyin. insan ilk önce annesine ihanet ediyor. ilk önce annesinin kanını akıtıyor daha doğumuyla. insan annesinin onu dünyaya getirmesine karşılık olarak onu öldürebiliyor daha dünyaya gelişinin ilk saatlerinde. insan nankör olan ve sürekli hayata kötülükler katan... doğumlarımızla başlıyor serüven. yıkılmış binalarda doğan çocuklardan, saraylarda doğan çocuklar arasında bir fark yok aslında. nerede olduklarının dahi farkında değiller. değiştirsek dünyalarını fark edemeyecekler bile. biz yaşatıyoruz herşeyi ellerimizle. şeklini biz veriyoruz. kimisini insan kimisini daha insan kimisini tamamen hayvan olarak yetiştiriyoruz. her dem ölümlerden söz ediyoruz ama ölecebileceğimiz, ölebilecekleri aklımıza gelmiyor. kaybolduktan sonra güneş günü ve yazı özlüyoruz. yandıkça kışı ve yağmurları özlüyoruz. daha doğuştan nankör olarak büyüyor ve toplumun bizi yönlendirmesiyle nankör olarak yetişiyoruz hayatın ortasında.


Chapter VI


korkularımızla büyüyoruz. me - ma ekleri sarıyor ömrümüzü. hayatımızın her anında birilerinin bizim korku güdülerimizi dürtmesiyle yaşlanıyoruz. evde, okulda, işte her yerde... pavlov un köpekleri misali ziller çalarak hayatımızı yönlendiriyorlar. yönlendirilmesine korktuğumuzdan izin veriyoruz. cesaretli ve dirayetli değiliz. her dem yıkılmaya dağılmaya tarumar olmaya hazır ve nazırız. uçurum kenarlarından korkan bizler, denize uçurum kenarından bakmanın muhteşem lezzetini tadamıyoruz. bu kocaman dünya giderek daralıyor bize. kendimizden ne kadar kaçsak o kadar yabancılaşıyoruz herşeye. oysaki bütün meselenin özünü kendimizde bulacağımızı bilmeden, en kolay yol olarak gitmeleri seçiyoruz. yorgun ve korkak. ne aşklara yetecek cesaretimiz var ne de kavgalara. kutsal inatlarımızı çoktan unuttuk. bir kalbimiz daha olmasını zaten devlet istemedi. her zaman bahanemiz var. ama, fakat diye başlayan cümlelerle avutuyoruz kendimizi. sonra çocuklarımızı aynı bizim gibi büyütüyor ve ürkek, üretemeyen toplumlar yetiştiriyoruz.


Chapter VII

basamak basamak yürüyoruz hayatın ortasına. ömür çöllerinden geçerken nice vahaları eziyoruz heveslerimizin nefesinde. amaçsız sözcükler kurarak, gözyaşlarımızı büyütüyoruz vicdan niyetine. ölümler doğal, cenazeler olağan, düğünler olağan üstü geliyor güncemize. geleceğimizden geçmişimizden annemizden babamızdan kardeşlerimizden hatta kendimizden o kadar çok utanıyoruz ki hangimiz gerçek hangimiz değil bir türlü inanamıyoruz. sonra yorgun düşerek, düşmüş bütün adamlıklarımızı arıyoruz şehrin ortasında. kime ne kadar güveneceğimizi tartışıyor, kimseye güvenemiyoruz. güvensiz ve şüpheli uyuyor, huzursuz ve mutsuz uyanıyoruz. aşk aşk büyürken çiçekler biz kurutulmuş çiçek topaklarını hediye ediyoruz birbirimize. kimse kimseye canlı hediyeler götürmüyor, sorumluluğunu alamıyor. sorumluluk almaktan kaçınıyor yavaş yavaş değil hızlıca çürüyoruz.

Chapter VIII

mağlubiyetlerle örgülü hayatımıza kattığımız lezzetlerin sonsuz ihtişamıyla her gün yenisini ekliyoruz yenilgilerimize. yenilgi yenilgi büyüyen zaferlerin varlığı bizi büyütüyor ve ellerimizdeki tek umud haline geliyor.
oysa en başından bize yalan söylediler. bize mutlu olmanın mümkün olduğunu, bize huzurlu olabileceğini ve insanın huzurlu ölebileceğini anlattı atalarımız. bilmiyorlardı ki dünyanın giderek kokuşacağını ve bu kadar dejenere olabileceğini insanın. para için et için önce kendini sonra herşeyini feda edebileceğini bilmiyorlardı. onlara ataları öğretmemişti kadınların ve erkeklerin güvercinlerden çok silahları sevebileceğini. günümüz insanının temel portresi böyle bir silüet işte. biraz dindar, biraz kafir. hepimiz bir yanından hayyam olduk hepimiz bir yanından isa musa olduk. ama ne kızıldenizi geçebildik vurup asamızı, ne de içip şarabı seyreyleyebildik arşı, arzı, semayı... hep yarım kaldık. hep susturulmuş cümlelerle yutkunduk,boğazımıza yapışan soluklarımızla.

Chapter IX


hayatımızın anlamlarından sıyırıyoruz benliğimizi. ahlaki boşluklardan düşüyoruz aşağıya... teyakkuz da ekabir. oysa vakitlerden vakit çok geçmedi düzelmek ve yeniden insan olabilmek için. ab_ı sevdayı içebilmek için açmalı kalbimizin tam ortasını.

insanlığımızdan giderek soyunuyoruz. hayatımızın anlamını cinsellik kaplıyor. herşey, heryer, her anlam et oluyor. televizyonlardan pompalanan kan beynimize gitmeden uçkurlarımıza gidiyor. kadınlar ve erkekler birbirlerini avlamak için hamleler yapıyor. kim av kim avcı bilemediğimiz gibi sürekli yer değiştiriyoruz. nerede kaldı bu milletin değerleri, bu milletin hassasiyetleri bilmiyorum. bildiğim ise çürümekte birbirimizle yarışıyoruz. değerlerimizi o kadar hafife indirerek, indirerek içimizde kalan son sancağı saplıyoruz insanlığımızın tam ortasına. evet. erkek ve kadınlar. kadınlar ve erkekler. giderek, durmadan giderek çürüyor hayat çölünün tam ortasında.

Chapter X

kuyular kuyular kazıyoruz. iklimlerin dağdasında gömüyoruz şehrayin muştularını. elimizde ve avucumuzda kalan son tomurcukları da yakabiliyoruz hiddetinde aşkın. ne kadar fütursuz ne kadar da vurdum duymaz ne kadar da sağır yaşıyoruz, seslerimizin karşısında. yorgun, ürkek bir ceylan gibi sekiyoruz hayatın damarlarında. kesilmiş nehirler aydınlatmıyor artık pa i tahtı. son sultanı uğurladık bulvarında şehrin. parke taşlarına süzülen ömrümüz şahittir.

sonra ne mi oldu ? kurudu nehir. kesildi yağmurlar. sustu alem. sustu alem i ervah. cüneyd atmadı seccadesini, mecnun geçmedi çölü, ferhat delmedi dağların doruklarını.

bize masal anlattılar anla. uyumak için uyanmamız için.

Chapter XI


giderek yozlaşıyor herşey. bütün bilinen doğrular düşüyor, düşlerimizden. etrafımızda amaçları ve hedefleri olmayan varlıklar dolanıyor. dolanıyor ayaklarımıza. yüzlerimiz toprağa yakın yürüyoruz yollarda. doğumlara ve ölümlere şahit olan gözlerimiz ne nasip alıyor ne de tecrübe kazanıyor yaşanmışlıklarından. kaybettiğimiz hiç bir duyguyu önemsemiyor, her zaman bahaneler türetiyoruz güncemizde. düğümlenen kelimeler nefes alışımızı - verişimizi zorlaştırsa da biz ciğerlerimizi söküp atamıyoruz haykırırcasına... avaz avaz susmalar sarıyor her dem kelimelerimizi. figuranlaşıyoruz kendi hayatımızın sahnesinde.

sonra ne mi oluyor ?

etrafımızda binlerce insan. insanlar içinde tanıdık olmayan yüzler. yüzler içinde bilmediğimiz lehçelerde bakan gözler. gözler içinde kendimizi göremediğimiz aynalar. aynalar içinde bize yalan gözlerle bakan gözler.


Chapter

XII


ihtimaller arasında gidip - geliyoruz. yorgun, argın, dargın yaşayarak benzer tanımlarla ölüyoruz. erkek ya da kadın her insan bir yerinden yaralanarak ve çoğumuz bu yaralardan yararlanarak geçiniyoruz. çoğumuz hasta çoğumuz doktor rolüne girerek sahte tedaviler uyguluyoruz.

nafile!

ne acılarımıza iyi geliyoruz birbirimizin ne de yeni acılara engel olabiliyoruz. kimse kimsenin ağrısına iyi gelmiyor! yaralarımıza geçici yara bantları sarıyoruz tenlerimizle.


XIII


çürümüş bileklerimizden kan sızıyor. hayat giderek başkalaşıyor adımlarımızla. attığımız adımlar ne bizi doğruya ne de güzele eriştiriyor. sürekli harp halinde kalbimizin orduları. aşklardan ve aşklaşmalardan kaçar haldeyiz. korkakları oynamak en büyük ilaç yaralı cesaretlerimize. ne güveniyor ne de riske edebiliyoruz kendimizi. kaybetmeye alıştığımızdan olsa gerek kaybedeceğimiz ilişkilere boyun eğmek. kendi engizisyonlarımızı kurarak ancak kendimizi idam ediyoruz adamlık sahnesinde. sonra çıkmış dünya dan ve aşk tan dem vuruyoruz! nafile... göz bebeklerimize sokulan namlular ancak toplum kriterlerine değince fark ediyoruz yolun sonuna geldiğimizi. bir şekilde hatayı başkalarına atarak bahaneler türetip kendimizi aklıyoruz. aklandığımızı sanarak esas idamı gerçekleştiriyoruz insanlığın karşısında. ne kadar da yüzsüzüz oysa!

XIV

ne kadar uğraşsak da olmuyor bazen. dokunduklarımız paramparça oluyor. kırılan parçalar canımızın içine gömülüyor. topuklarımızla eziyoruz bütün filizlenmeleri. çiçeklere düşmanlığımız bu yüzden. bu yüzden her yerde ezmemiz yasaklanıyor çimleri. oysa çıplak ayakla yürümek ne de güzel olurdu. işte insan da aşk ta hayatta belirlenmiş,sınırlandırılmış çizgilerle sınıyor kendini. kadın erkekte - erkek kadında buluyor, çözüyor ve kaybediyor kendini. hayatın okyanusunda demiri ve dümeni olmayan yelkenliler gibi savruluyoruz dört bir yanına ömrün.

yalanlar sarıyor hayatımızın her yanını. hep sevdiğimizi, hep seveceğimizi, hep kalacağımızı söyleyerek hem kendimizi hem onu kandırıyoruz. sonra hayatın en tehna bölgesinde çıkarıp aşk gömleğini üzerimizden kaçarak, koşarak, susarak uzaklaşıyoruz. konuşacak ne kadar çok cümlemiz var ki oysa... sonra bir gün, herhangi bir gün, bir yerinde şehrin bir silüet çöküyor omuzlarımıza. kaybedilmiş aşkların tanrısına yalvarırcasına çöküyoruz dizlerimizin üzerine. delilik diyorlar buna. ben inanmıyorum. siz de inanmayın. hiç bir şey birbirinden bağlantısız olamaz.

Chapter XV


yılların verdiği dargınlıklar büyüyoruz. kırılmış kalemlerimizden arta kalan aşklarla avunmaya çalışıyor ve kendimize yeni aynalarda yeni yüzler üretmeye çalışıyoruz. sonra kaybettiğimiz gençliğimizi arıyoruz şiirlerin mısralarında. oysa ne giden gelecektir, ne kalan gidecektir bizden. kalmak. gitmek. ne büyük bir muammadır ki çıkılmaz içinden. giden mi kalır, kalan mı gider. hayatımızı örgüleyen sorular ve cevapların içinden çıkamıyoruz. noktalar koyarak başlıyoruz bütün söylevlerimize. kimseyi inandıramıyoruz sonra bizimde bir zamanlar sevebildiğimize!

geçmişimizle sürekli hesaplaşma halindeyiz. keşkeler ve ama lar tüketiyor geleceğimizi. geçmişimizden özür dileyemediğimiz için bir türlü geleceğimizi hesaplayamıyoruz. kapanmamış hesaplarımız var! bırakmıyor geçmiş ellerimizi. ki uzatamıyoruz geleceğe ellerimizi.

Chapter XVI

bildiğimizi ve öğrendiğimizi sanıyoruz. sanmalarımız gerçekliklerimizi oluşturuyor. sürekli aceleci ve telaş içindeyiz. yorgun ve öfkeliyiz. kararlarımızı düşünmeden alabilmenin özgürlüğünü savunurken, ihtiraslarımızın azabı altında ezilmeyi göz önüne alamıyoruz. ne aldığımız kararların arkasında durabilecek kadar dürüst ne de hayatı akışına bırakabilecek kadar uyumluyuz. değişimin taraftarı oldukça değişmediğimizi görüyoruz. değişim için kılımızı dahi kıpırdatmadan hep bizden başkalarının değişmesi için bekliyoruz. sonra dünyanın ne kadar da basitleştiğinden tekdüze hale geldiğinden dem vuruyoruz. acılarımız var hepimizin. acıyan yanları bolca. çocukluğumuzdan kalan dikiş hataları var zihnimizde. birleşmeyen parçalar var anılarımda. kabuk bağlamayan yaralardan oluşuyor geçtiğimiz günler. aldığımız yaş ne yazık ki çoğumuz için kat ettiğimiz yola denk gelmiyor. sonra da şikayet ediyoruz, dünya kötü her şey fena diye...

Bitkisel Hayata Mektuplar

"ey hayat sen şavkı sularda bir dolunaysın"

zaman tükeniyor. geçen ve geçtikte kanayan nehirler, yatağını ezerek - yok ederek büyüyor. büyüdükçe içimizdeki boşluklarla doluyor. boşluklarla dolmak. pencerimizi açtığımız günlerin hesabını yapmıyoruz çok zamandır. zaman bizim bildiğimiz mefum. yoklukların güncesi. varlıkların tümcesi. sesleri ve solukları içinde saklayan girdap. içinde helezonlar bulunan grift yapı. boşluklarla dolan ömür. bulmaca gibi. bulduklarımızla çözülen, çözüldükçe tükenen, tükendikçe yenisi istediğimiz halde bulunamayan. hatalar ideolecyası.

şimdi yeni bir mektup daha yazmalı. sesimizi kısarak, kısarak müziğin ve aşkın sesini. susmalarla dolu haykırışların içinden çıkarıp şehrin en güzel betimlerini.

bir mektup daha.

"notaları kurşunlanmış bir şarkıdır yalnızlık"

yalnızlık; sessizliğin sonu. kalabalıklar içerisinde bakışmalar. ihtişamı ve dikkati bölen göz çarpışmaları. sahnelerin arkasında duran, elinde silahla bekleyen kuşlar. kuşları vuran adamlar. notaların içine saklanmış ancak gizlenememiş aynalar. aynalara bakan insanlar. insanları bir türlü göremeyen insanlar. notalardan başlayan ve başladıkça devam eden öyküler. efsaneler. eskimeyen sesler. tanıdık yüzler. yüzlerinden çok astarı olan istekler.

bir paragraf daha eklendi hayatın yalnız ve yalnız yüzüne. şarkılardan arta kalan, kalan hesabı ödemeyi unutan, unutulmayı kendine aşk edinmiş dünya insanları arasına. konuşulmuş kelimelerden henüz bahsedilmedi. bilerek ve isteyerek;

bir mektup daha.


"ağır ağır çıkacaksın bu merdivenlerden"


yürümeyi unutalı beri koşuyor sonsuzluğun adımlarıyla. adının ardışık harfleri alfadeki yerlerinden sökülmüş gibi. oysa terzilere isyan eder insan, sökükleri yüzünden. bilir, anlar ve yaşar eksilmişlikleriyle. uzun cümlelerle kurgulamak yerine kısa ve öz anlatılarda da anlatılabilir isyan. doğduğunda bilmişti yoksunluğun tınısını. yoksunluk. olmayışı hiç kimsenin. varlıklarının beş para etmeyişi koca duvarlar karşısında. ağır aksak yıldırım gibi düştü yatağa. şimdi hasta!...

anlaşılmak gibi bir derdi olmadı. biliyordu anlamanın hastalıklı bir eylem olduğunu ve biliyordu anlaşılmamanın daha acı olduğunu. korkularını yüzünün gerisinde değil, berisine koyarak bir mektup daha aldı, paramparça kelimeleriyle.

bir mektup daha.

"içimden şu zalim şüpheyi kaldır ya kendin gel ya beni oraya aldır"

öfkelerimin nöbeti bitti. susmuş ağızlardan kalma bakışların heyülasıyla doğruldu dünya. alnıma yazılmış kaybetme duygusunu biliyorum. bildiğim gerçeklerin arasında en gerçeği. eriyen demirler şahittir ki, kalbimin aynasında çöller var aşka dair. yangınlar yetersiz kalıyor ruhumdaki buzun karşısında. susuzluğum ve içimde dolaşan soru işaretleri kovalıyor sensiz güncelerimi.

gövdemin kıllarıyla yıktım masumiyetin duvarlarını. ki o duvarlar, sürgünümün süreği, kaybolmanın sınırıydı. gittiğim dünyalardan aklımda kalan tek rüya duvarın arkasını görebilmekti. ki ben aşkın otağına varmak için sürdüm kendimi. kifayetsiz ölümlerin varlığı ile yeniden iman ettim, kara gözlerinin sürgün ormanlarında ancak özgür olabileceğime dair. yetmedi!

bir mektup daha.

"girmedi mühürlü kalbe, bana nuh un sabrı düştü"

dağlar yıkılıyor. dümdüz artık toprak. çiçek kokuları sarıyor gözlerimin ışıltısını. güneşi engelleyecek hiç bir şey kalmadı. zor zamanlar. yoksul ve suskun sözcükleri topluyor aklının gölgesinde. tesbih tesbih çekiyor rüyalarını. vird halinde alem-i ervah. ne varsa görülecektir levhi mahfuz da. kaderden öte yok. yok. çaresizliğin tümcesi. ağır aksak yürüyor. düşlerinin sesini izliyor. ne kızıl deniz ne akdeniz önündeki hırçın okyanusu anlatabilir oysa. içinde bin fırtına kopuyor. bütün gemileri batıklar dairesinde. avaz avaz susuşlarının ardında saklıyor sabrı.

kilitli kapılar ardında duymuyor atışını kalbinin. ne akşam ne sabah uyanıklığını biliyor. uykularının paramparçalığı bu yüzden. bu hangi gidiş olmalı ki öyle mahsun öyle munis öyle lirik acılara gark olmasın kalb. acının da sesin biliyor. bildikleri kalbine bir türlü inanmıyor!

bir mektup daha.

"sen benim hiç bir şeyimsin"

hiç bir şey. yokluğun güncesinde büyüyen kocaman noktalar. uzun ve uzadıkca susayan tren yolculukları. oysa "erzurum garında/banklar üstünde/uyku tutmazdı karanlıkları" şimdi karanlıklar oynaşıyor gündüzlerin tam ortasında. ortası. karanlığın ve yokluğun derini. yüzüne çarpan dalgalardan uyanmak na mümkün. deniz soğuk ve karanlık. tam bir yalnızlık intiharı. balkondan mı atlasa yoksa erise mi bir kar tanesi gibi ellerinde ? sırlanmış saçları şahittir kayboluşuna sesinin. şimdi sen hiç bir şey, o ise sadece hiç.

dağılmış saçları omuzlarının üstüne. soğuk bir yandan, kar bir yandan, can bir yandan. batıyor gemiler yüzdürülürken henüz karadan. biliyor, bunların hepsini hesap ediyor yaradan. unutulmuş sözcüklerin dergahında zikr halinde adem. havva hangi elmanın yeşiline kanar. kandıkça yeniden susar.

bir mektup daha.