28 Temmuz 2007 Cumartesi

Neylersin...

Bir dakika…
Yeni bir yazının başındayım. Nefesin şimdi değmemeli nefesime…

İçimden katar katar sürükleniyor geçmişin acı tanışıklıkları. Ne bıçak izleri ne kurşun yaraları acıyor içim de… Bir yerlerde bıraktığım içim kanıyor benden habersiz. .


Hep düşlerden bahserdi o çocuk… Saçları dağılırdı düştüğünde her defasında. Ayaklarına batan filizleri bir başka severdi her düşün de…
Dur… Vurmasın nefesin şimdi nefesime…

Şafak vakitleri, nice demir yığınından sıyrılıp, tüm acınmışlıklarımı sana bırakıp o gece, tankların buldozerlerin, mitralyözlerin arasından on dört kez vurularak uyandım o uykudan. Günaydın demeden kararmıştı gökyüzünün alacalığı. Oysa rüyaları kan bozuyordu…

Neylersin ki, adın yazılmış bu gök kubbe de adıma. Kapılar kapanmış yüzümüze. Adımızın harflerinden aşk sızmış ince ince, şehirler bizi terk etmiş neylersin…

Dün gece ben yazdım bu yazıyı. Farkındayım kelimelerimin arasından doğuruyorum seni, her defasında. Her defasın da yeniden öldürüyorum seni. Elde silah neylersin…

Karanlık kapılar, sevişmez hiçbir beden izlerken gözler
ruhunun aksini hangi düşte yitirdin bilmem ama
yoksun işte neylersin…

9 Temmuz 2007 Pazartesi

Yusuf Olamayan Adam

“ben mahşerini içinde taşıyan kâtipler zümresine aidim”

Kuşlar bu kentin üstünden uçalı beri, yüzümde ekim hüznü görülmekte. Suskun çınarların ağulu bakışları ardından kelimeler düşerken gölgeme, şiirlerin nakş oluyordu, tüm bildiğim aşk betimlerine.
Zaman ne kadar da acımasızdı değil mi? Ne kadar fütursuz…
Yalaz rüzgârların savurduğu gözlerime, sen mi dokundun ey sevgili? Bu yaşlar neden bu kadar ateşli…
İçimin topraklarını işgale yeltenmişken fıratın diclenin ötesinden kan pınarları oluk oluk akarken, gitmeler adımın anlamını kuşatırken, şimdi sen sevgili ki tek sevgili dediğim, durmuş kanlı gömleğimi uzatıyorsun...
Ben Yusuf olamadım ey sevgili… Bilmiyor musun? Yürüyorum şimdi.
Sevdan boynuma yaftalanmış bir urgan… Ellerim soğuk metal de. Gözüm tetikte. Ölüm ne ki sevgili…
Ben mahşerimi içimde taşıyorum şimdi. Kâtiplik arzu halden başka bir şey değil. Susmaların sonunu kim bilebilir kim…
Gözyaşlarımdan bir toprak büyütüyorum sevgili. Vatan dediğin yüzümde… Bilesin unutmadım seni…

mehmed asım.
uzak ülkenin yamacın da

O Günlerde...

kızmasın kimse(cik)ler yine yazacağım geçmiş_i ahvalimi...

uykusuz dönen kaçışlarımdan sonra(yatılı okuldan) ellerimde biten gülleri bilirdim ve yüzümde büyüyen mor aynalarımı...toplumun ve zamanın baskısını çekerken sineme,çocukluğumun gözyaşlarımla beraber tükeneceğini bilemezdim...bilemezdim o mülayim çehremin asi bir rüzgara dönüşebileceğini...bilemezdim,bilmiyordum,çocuktum,masumdum...

Geceleri,karabasan eller dolaşırdı rüyalarımda...sığınırdım dost bildiğim yorganımın altına...o zaman anlamıştım yanlızlığımın doğuştan boynuma asılan bir yafta olduğunu...
gölgelerimin peşinde gezen,ergenlik şarkılarıma rağmen;inatla çocuk oluyordum...

Yeşiline küs gözlerle bakıyordum hayata...hayat namelerini en acıklı notalarla diziyordu boğazıma.Tıkanıyor,okuyamıyor,söyleyemiyordum...

Umud bizim sınıfa uğramazdı...Uğramazdı gözlerinde sevgi görebileceğimiz insanlar...o kadar kin o kadar nefret o kadar acı,acı,acı...

Nedensiz susmalar biriktirdim güncelerimde...

Bilirdim uykusuz sabahların,hep bir devinimle döneceğini ertesi geceye...

Umudsuzluğu öğrendim o günlerde...o günler de aslında huzurun ve umudun bize vaad edilen sahte düşlemeler olduğunu öğrendim...

o günler dilime bir cümle takıldı ve yaşım daha 16...

"burası dünya ve ben çok sıkıldım"...

mehmed asım
08/07/06

adana
istanbul
erzurum
istanbul...

O günlerde...

kızmasın kimse(cik)ler yine yazacağım geçmiş_i ahvalimi...

uykusuz dönen kaçışlarımdan sonra(yatılı okuldan) ellerimde biten gülleri bilirdim ve yüzümde büyüyen mor aynalarımı...toplumun ve zamanın baskısını çekerken sineme,çocukluğumun gözyaşlarımla beraber tükeneceğini bilemezdim...bilemezdim o mülayim çehremin asi bir rüzgara dönüşebileceğini...bilemezdim,bilmiyordum,çocuktum,masumdum...

Geceleri,karabasan eller dolaşırdı rüyalarımda...sığınırdım dost bildiğim yorganımın altına...o zaman anlamıştım yanlızlığımın doğuştan boynuma asılan bir yafta olduğunu...
gölgelerimin peşinde gezen,ergenlik şarkılarıma rağmen;inatla çocuk oluyordum...

Yeşiline küs gözlerle bakıyordum hayata...hayat namelerini en acıklı notalarla diziyordu boğazıma.Tıkanıyor,okuyamıyor,söyleyemiyordum...

Umud bizim sınıfa uğramazdı...Uğramazdı gözlerinde sevgi görebileceğimiz insanlar...o kadar kin o kadar nefret o kadar acı,acı,acı...

Nedensiz susmalar biriktirdim güncelerimde...

Bilirdim uykusuz sabahların,hep bir devinimle döneceğini ertesi geceye...

Umudsuzluğu öğrendim o günlerde...o günler de aslında huzurun ve umudun bize vaad edilen sahte düşlemeler olduğunu öğrendim...

o günler dilime bir cümle takıldı ve yaşım daha 16...

"burası dünya ve ben çok sıkıldım"...

mehmed asım
08/07/06

adana
istanbul
erzurum
istanbul...

Aklin Lal Hali...

İçimin suskunluk dağları eridi.
Gülen yüzümün ardına sakladığım ağıdım aydınlığa kavuştu.
İntihar hiç bu kadar mübah olmamıştı.
Ki ölüm beni sabaha erdirmeyecek çok iyi biliyorum.
Ağrılarımı gömdüğüm dehlizden çıkarıp
Bin acı ile ses veriyorum şimdi çağ yangınlarına.
Ömrüm ırmak olup akıyor gözyaşının büyüttüğü bu toprakta.
Artık görüyorum geçmişimin
Solmuş takvim yapraklarına yansıyan siluetini.
Ne kadar kırılsa da aynalarda şiirlerim
Adının üzerine mührü basılmış sevgim…
Yorgunluğumun sakladığı ruhsal bir depremdir bu.
Yamaçlardan savrulan bir ömrün son matemidir bu.
Bu susulmuş onca yılın ağıdı, ağlayışı, haykırışı,
Adı konulmayan yazgısıdır bu
Alnıma sürülen onca kara lekenin tuvalidir bu
Biliyorum ait olamadım şimdiye.
An ı anlatan hiçbir cümle uyak
Düşmedi yaşamsal alanlarıma.
Oysa ben vaad edilen toprakların çocuğuyum biliyorum.
Biliyorum insanların vaatlerinin ardında durmadıklarını…
Yosun tutan bir yalnızlığın reçetesidir bu…

Saçlarına Düşen Yıldızların Sus Şarkısı

Kudurmuş bir öfkenin son nefesinde,
Adının üstüne miadı dolmamış sözcükler konarken Sen;
Düş bahçesinin yeni yetme düş künü…
Sıfatlar ve tamlamalar azalırken hece hece,
Sen güneşin kızı, ellerinde koparıp
Attığın gençliğimin yüzü…
Kırılmış aynalarda aylarca çarparken
Şiirlerim Gündüzlerine,
Sen kendine gömülüp,
Uçurum düşleri betimliyorsun.
İntihar bile edemiyorsun…

Şimdi sazım yanılgılarla süslenen
Bir çift göze uyak düşer.
Sen gidersin ki, ne kalır geriye
Kül rengine tabyalanmış anılar,
Gözlerine matem sesi düşmüş şarkılar
Saçlarında ki yıldızlar
Ardında bıraktığın benden başka…

mehmed asım
ankara

29 Mayıs 2007 Salı

kuyu, yusuf, gomlek, ihanet,agir roman ve bilekler

Bölüm 19

Sonra oturup düşüneceğiz bütün bu olanları…
Kuyular kuyular kazdık…


İlginçtir yine ölemedim.daha neyi bekliyorum ki.hangi umudun benim elimden tutucağını bilemezken, acıklı şarkılar gibi bakarken sözlerime,şehirler ve hastaneler dar gelirken ruhumun ızdırabına, bir otel odasından siren sesleriyle bilmem hangi şehrin bilmem hangi devlet hastanesinin kardiyoloji servisin de iken gelmiş olmalısın…bilmediğim o kadar çok şeyin arasında o kadar çok yolun arasında o kadar çok olmayan zamanımın arasında aslında suretin dönüşmüşken eski bir anıya,aslında acın hala taze bir küf kokusu iken dimağım da,yeni bir bahara yeni bir aşk la başlamışken,rahmetine sığınırken yağmurları yağdırınanın,gelmiş olmalısın
Menekşeleri anlatıyorum anlatmam gerekenlere.onları su değil aşk büyütür diyorum.diyorum çünkü biliyorum.kocaman, güçlü bir kalbi var derlerdi benim için…öyle değilmiş bunu anladım bu şehrin en sessiz gecesinde…
Şimdi yine sınırları aşılmış bir aşkın ortasında duruyorum.susuyorum.susmalar beni yaşatıyor belki de.kalbim de ince bir ağrı sol koluma vuran sırtıma vuran…doktor küfr ediyor ben 3 paket sigara içiyorum…
Sevgili (m) bana daha çok kızıyor bu yüzden.
Bu yüzden bilmiyor “içiyorsam sebebi var”
Hesapsız yürüyorum yine.buluyorum kendimi hesapsızlıklar içinde.plan yapmak bana göre değil.programlayamıyorum ne yarını ne bugünü ne de şimdiyi…
Denize yakın bir kentteyim.kentlerin en eskisinde.bir zamanlar simeranya dedikleri yerde….
Dün mostar dan geçerken saraybosna da aklıma geldin…dün derken hangi dün bilmiyorum.tarihler karışıyor…
Biliyorum.
Adın neydi
Adını koyan kimdi
Hep hatırlıyorum.seni yok saymak sana en büyük hakaret olsa gerek.varlığını biliyorum ve iman ediyorum.
Yazılar yazgılar ve yazılmışlar…sahte gülücükler biriktirmeyi öğrettim yüzüme.duygularımın harabetine rağmen birilerine duygu teslimi yapmayı öğrendim.
Ah dünya diyorum yine.
Bilerek buraların adamı olmadığımı, olamadığımı gitmeye hazırlanıyorum bu kez son kez…
Eyvallah vesselam…

26 Nisan 2007 Perşembe

Uzun soluklu cizgilerden sonra gelen kanamalar ve intihar

sustu m
içim e kusan öfkelere inat
sustu m
şimdi sen kimbilir hangi iklimde
hangi yalaz rüzgar savrumundasın?
sus ma!

sus tu şehrin aynaları
yıkıldı içinde boğulduğum karanlıklar
baharı müjdelerken düştü düş ler

ama sen sus ma

ki____________________ağrılarım geçmedi.




bırak

ak____________sın

kaleme ve kağıda and olsun

şiirler düşmeden bir gece evvel
asacağım kendimi kelimelerin boşluğunda
in__tihar mı?

bırak

ak______(ne olur)___sın

kanım

19 Nisan 2007 Perşembe

Olumden Baska Silahim Yok

şafak vakitlerini
nice demir yığınının
üzerinden geçip
kan rengi acılarımdan kurtulup
Aydınlık bir gün doğdu ellerime...
polisten,bekçilerden,beylerden,paşalardan
ve zalim duvarları aşıp
yeni intifadalara uyandım
beni iyi tanıyın
ben kudusüm.....

cellatlara teslim olan halkıma
tank paletleri
buldozerler altında ezilen halkıma
kendi kanımdan verip
zalimlere hedef oldum
merttim yürekliydim.....
döne döne ondört kez vuruldum
beni iyi tanıyın
ben tarihin kanayan
yüreğiyim....

bilmiyordum
düşmanımın namert olduğunu
ölümden başka silahım yoktu....

ey sevgili
Aksa'm
şimdi yiğitlerin
uzak illerin en
güzelinde
rahat uyu anne
yiğidin şehitlerin yanında
cennette....

ve sizler...
renkli net televizyonlarızda
iyi seyredin her akşam
filistinli bir çocuk
gögsü kalbura cevrilmiş halde
kılınız kıpırdamasın
onca demokrasi
havariliği içinde
ve o neciz demeclerinizi
verin..

sizler
ölüme bir anlam verin...

Bendim Gözlerindeki Ölü Duruşların Sureti

Yorgun Ölümlerin,
Yarım kalmışlığıyla
Bakma yüzüme!
İçimde hala direşiyor
Umuda büyüttüğüm
İçimin sensizliği ört pas eden yanları
Ne kadar uzak diyorum,
Ne kadar uzak mesafeler ikimizin göğüne,
Hilali var kılabilmek için…
Senin yıldızların gizlenmekte,
Puslu bahardan kalma
Bir bulut için
Tüm iklimler gibi,
Silinmekte göğümüzden…
Benim yıldızlarım ise sevgili,
Düşmekte göğümden...
Toplu bir intihar şimdi,
Gece vakitlerim.
Her sabah bin afakan,
Silkiyorum omuzlarımdan.
Gecenin çığlıkları birikiyor başucumda
Yastığım da, başını koyup
Uzun, uzun ağlamaların izleri...

Omzuma dokunacak bir el
Arıyorum ki böleyim
İçimdeki bu bin depremle
Yıkılmaz acıyı…
Sen böyle ölü bir ceset gibi dururken karşımda,
Kendimi nasıl çekip alabilirim
Yaşamak uğruna, başımı
Her gün duvarlarına,
Vurduğum, bu içimdeki,
Anlamsız “sen kafeslerinden”
Ne kadar küçüldü varlığım
Bir bilebilsen...

Her gün milyon tane sen
Gömmekten unuttum yaşamaların,
Çığırtkanlığını, sesimi, cismimi
Unuttum yar.
Varlığımı hiçe sayıp
Kendimi bir “sen” yaşamaya
Terk ettim!

Kendimi böylesine seni yaşamaya,
Mahkûm etmişken
Ne kaldı geriye yaşadığım
Senli günlerden
Gözlerim ve yüreğim bir cesedi
Andırıyorken…






'saçlarıma rüzgar değdi, tenin gibi tenin gibi'



Mehmet Asım

Unutulan

gün gecer zaman olur ellerimizden uçan...
mor renkli dağlarımdır
sevdiğim lacivert sabahlara kuşandığım sevda...
şimdi unutulmuşları oynuyor
hayallerim
iyi olmak
iyi olmak
hani nerede nerde ellerimdeki umut...


Mehmet Asım

Bir Sabah Duası

Yasemen, fesleğen ve leylak...
Ne olur bir sabah Kavgasız, döğüşsüz uyansak.
Bir sabahta uyandığımız da
Gözlerimizin, Kaçak ıslaklığı olmasa.
Ne olur bir sabah uyandığımızda
Bombalanmasa Bağdat...
Yağmur kokusu sinmiş olsa
Şehrin üstüne Bizi kokular uyandırsa...
Yasemen, fesleğen ve leylak....

Mehmed Asım

Kalkıp gitmek vardı diyordum...

Yoksul hüzünler taşıyorum.
En munis yerinde gönlümün...
Alıyorum yanıma, her ömür virajından gecerken,
Kırmızı sandığım o eski mahalle
Bakkalından,
Aşk denilen
Alacakaranlığı...

Kalkıp gitmek vardı diyordum...

Gitmelere yorgun gönlüm şimdi...
Kalmalara yoksun.
Ben öznesini yitirmiş iç ülkemin,
Kendi bilinmezliğinde
Sürüklenirken
Alacakaranlık bir gökkuşağına tutundum.
Ellerim ıslak...


Mehmet Asım

17 Nisan 2007 Salı

Çift Sesli Monolog

Buket'e


“döküldü bu gece yağmur ellerine yüzüne”

Diyordu şarkıda içli içli kadın…

Uzunca bir sessiz bakıştan sonra aynada kırılan aksiyle konuşmaya başlar


Ah bilmiyorsun…yüreğimden kan damlıyorken yüzümden gülücükler düşüyor ellerine
……
---içimde bin fırtına kopar yüzüm de sessizlik notaları,şehrini kaybeden sen şarkısında ve ben kendim diktiğim maskelerle dans ederim insanlar içinde.

--- Soruyorum sana? maskeler mi ayna da kırılan suretimin aksi,yoksa yüzüm mü maske insanların yüreğinde?
……

Biliyorsun oysa.oyunun içinde oyundur hayat sana yüzünü hiç göstermeyen

---İşte sen bunu bilmiyorsun!..Oyunu bozan bir ses var içim de, uzak ülke şarkılarının notası...imlası bozuk bir ayrılık bu...

---oyun bozan ses sus!..ben de dünyaya ayak uydurmak istiyorum

!Ah ne kadar kolay söylüyorsun.Dünya...ben ait değilim buraya.suların sessizliğinde kırılır bileklerim...avuç ayalarımdan ayet ayet kan sızmakta...

...

Karşımda ki kadın.yüzüm ve sözüm akmakta damarlarına.beni durduramayacaksın.alnımın teri damlayacak gözbebeklerine, kalbini ateşler saracak sen üşüyeceksin…

---yüreğim suskunluklar, kanlar içinde. Ah ben, ben değilim..kimsin bilmiyorum.bir nehir olup benden bana ak. ama senden bana değil, bir nehir ol damarlarımı senle doldur ne olur, ben benden vazgeçmeden...

içimdeyim yokla kendini şimdi.usul usul girdim gözbebeklerine.akşam üstü yağan yağmurlar gibi sessizce....

------------------------------------------------------------------------------------
Sevgili Buket Özkan...can dost; kelimelerin ilhamı oldu cümlelerimin...sen olmasan bu yazı bu kadar içten olmazdı...çok teşekkür ederim

Kaybedilmiş İki Bahar Artığı

Kaybedilmiş iki bahar artığıydık.İkimiz değildik, kaybedilen yolların yol kenarı hüznü.Bir yetimin, dağ betimlemesi değildik.Ne olduğumuzu bilmeden savruluyorduk, bir bağ bozgunundan diğerine.Susuyorduk ansız tümceler içinde, susuyorduk boğulmuş gülümsemeler takınarak.mahsus mahal ağırlığı çöküyordu, her saat başında…Ufalanarak çoğaldığımızı zannederek, bitiyorduk tüm doğuşlara…Oysa ellerimizdi gökkuşağını renklere bürüyen, çatılmış kaşlarımızdı gecenin ahengine isyan.Bakışlar kuşatması vurgunuydu yüreklerimiz.Yitikti hayaller ama masumdu.Kudurmuş suratlar hayınlığına inat yarınaydı tebessüm, sevda yarına, düş yarına… Tenha sevişmeler sızısı dudaklarımızda bağdaş kurardı… Zeytin karası bir çift göz takıldı ufkumuza… Yitikti hayaller ama masumdu… Yıkılan şehir gürültüleri arasında kayboluyordu, yıkıntı yıkıntı büyüyordu kelam.Zeval olmuyordu acı bize.Biz na_mümkünler aleminde mümkün olmayana erişmeye çalışırken, kaybedilmiş bir kazançla direniyorduk hayata…Bundandı yetimliğimiz, öksüzlüğümüz bakışlarda.bir çağ artığıydık nefesi tarih kokan…Ait değildik şimdiye, şimdiki zaman fiillerine… Ne zaman ıslansa deniz bizi ağlardık, ne zaman feryat figan haykırsa rüzgar biz vurulurduk.Zamana direnç iki gölge.Geceye inat iki ak alın.Eylüle isyan iki dik baş. Ne zaman üşüse bir çocuk biz titriyorduk.Yaşanacak bir ulu sevda kuşanmıştık.Yar yüzüne yüz sürmeden toprağa sürülü yüzler belirdi aynada.Izdıraplara garkolduk.

Kayda değer hüzünlerimiz vardı.Hüznümüzün şiirini yazdık… İki can, iki ak alın, iki dik baş…

Bir sevda, bir kutlu sevda…

Yaşaman en çok bize yakışır can…

Yaşamak sevdaya…

“Yorgunuz, çünkü yorgunluğumuzun yaşamak gibi bir anlamı var…


” Mehmed Asım Erdoğmuş – İmdat Özcan 27 / 07 / 2005 – Kartal

Gokdeler Yuzlu Siir

Bana biraz gökyüzü ver
Sus konuşmalardan türemesin cümleler,
Haykırsın bulutlar,
yağmur tanelerini Islansın gökdelen şiirler…
Sevgilim bana biraz gökyüzü ver
Kelepçeli cümleler hayınlık etmesinler
Penceremden alma baharı
Yağmurlar teğet geçmesin
Bırak beni sevgilim
Bana gökyüzümü ver…
Öyle derin,
öyle munis
Öyle sessiz sessiz ölmeliyim
Bırak bana gökyüzümü Bana gök yüzünü ver…
mehmed asım

Bir Haziran (şizofren bir yaz)

Gerçek ve düş arasındaki çizgiyi silmek
Düne doğru yaşamak bir kere daha
Etrafta dönüp duran insanlar
Sabaha kadar düşünülülen bir tek an
Günlerce dilden düşmeyen aynı nakarat
Sarı sayfanın üstünde sarı bir gül yaprağı
Gülümseyen bir yüz Konuşulmayan zamanları dolduran konuşmalar
Özenle katlanıp sandığa konulan anılar
Beyaz sayfanın üzerinde sarı bir gül yaprağı
'Kızma anne yağmur benimle konuşurken uyuyamaz ki'
Mehmed Asım

Sahsenem

Şahsenem
Ilk yudumda hatırlamalıydım
Yatağında zehri fışkıran suyun tadını
Sonra gözlerinden bir adım öteye varabilmeliydim
Nazende bir mutluluğu Silebilmeliydi pervasızca cismim
Şahsenem;
Sana yeni oğullar devşirmeliyim
Haritanın en temiz yerinden
Sen tanırsın oğullarını bileklerinden Anasısın buraların...
Yeniliyor boğazıma tıkanan kör yumruğum
Ve kovuyorum doğurduklarını eteklerinden
Buz gibi soğuyor aramızda yükselen merdivenler
Suyum tükeniyor şahsenem!..
Doğurdukların ellerinde yabancılaşıyor
Ki sen anasısın buraların şahsenem,
Oğullarını tanırsın bileklerinden
Kan fışkırıyor cografyanın en temiz yerinden
(ellerinin değdiği son yerden)
Sen anasısın buraların Şahsenem
Oysa ben hiç buralı olmadım....
Şahsenem...
İçimin ağrıları senindir.
Senindir gülüşlerinin aydınlattığı keder..
sessizliğin ömrüme Kuşların kanatlarına yazılır son nefesim…
Ki bilirsin şahsenem
Ağuları doğunun hep gül kanar ya ellerinden
Ay düşmez gecenin sabahında…
Bilirsin şahsenem İçimin temmuz ihanetlerini…
Dağ kokusu betiminde Güz yanığı şu pus gecede
Trabzanlardan düşen benim şahsenem
Tut beni…
24.10.2006/29.12.2006 istanbul mehmed asım