5 Mayıs 2011 Perşembe
18 Kasım 2010 Perşembe
Kadınlara ve Erkeklere Dair
Chapter I
doğdukça çoğalıyoruz yeryüzünde. çoğaldıkça kirleniyoruz ve hiç bir su arıtmıyor bizi. en ufak ateşten yangınlar çıkaracak kadar delikanlı adamlarımız, en ufak sorundan savaş çıkaracak kadar delikanlı kadınlarımız var bizim. yorgun ama dingin insanların oluşturduğu arabesk toplumun çocuklarıyız hepimiz. hepimiz seviyoruz, hepimiz sevişiyoruz, hepimiz birbirimizden aslında nefret ediyoruz. sadece gözbebeklerimiz doğruları söylüyor.
kadınları korumalı erkekler. erkekler herşeyi korumalı. çünkü korku toplumunda en çok korkan kadınlardır. bir de bebekler. o yüzden kadınların güzelliğini anlatırken bebeksi tabirler kullanırız. kadınları kollamalı erkekler. zayıf varlıklardır. kadınların şişmanlarını sevmeyiz bile. bütün bunlar olurken kahrolsun ayrımcılık, kahrolsun faşizm bile diye bağırabiliriz. bu bağırış eyleminin ardından evimize gidip eşimize ayaklarımızı yıkatırız yüce insanlık adına.
erkekleri sevmemeli kadınlar. sevgiye muhtaç değildir erkekler. sadece etobur bir varlık olarak yaşamını sürdürebilir. sadece et yiyerek doğadaki vahşi hayatını idame ettirebilir. ancak en güzel kadınlar hep erkekler için ölmüştür erkek erkek!. bir çok hareketin oluşumunda erkekler vardır. erkeklerdir dünya devrimlerini yapan. dünyayı değiştiren. ama muhammed in de che nin de hitler in de isa nın da mustafa kemal in de hem arkasında hem önünde yiğit kadınların varlığını biliriz. ama iman etmeyiz. çünkü erkeklerin kadınların üzerine iman etmesi günümüz ve günümüz konjoktörüne uygun değildi, değildir.
yaşamanın verdiği derin hazzı hepimiz bir yerinden hissettiğimizi sanıyoruz. sanrılar bizi şizofrenik bir yaşam formuna sürüklüyor. dünyanın merkezinde, bilginin merkezinde olduğumuzu sanıyoruz. utanmak, haya etmek, ar etmek hiç bir epik, etik değer umurumuzda değil. ahlaksızlık boynumuzdan aşağı inmiyor. beyinlerimiz uçkurlarımızda çürüyor.
özel değerlerimizi etrafa saçmaktan çekinmiyoruz. kulaktan kulağa dolaşıyor seslerimiz. bebekler gibi kucaktan kucağa atlıyoruz. sadece egomuz tatmin olsun kendimizi adam yerine koyalım diye.
kalbimiz olduğuna iman bile ediyoruz sonra.
chapter II
insan... kelime kökeni olan arapça da ins kökünden gelen. nankör - ihanet eden anlamını içinde taşıyan, yaşıyan varlık. burada dinlerden, ideolojilerden dem vurabilirdim. insanın kendini adam edebilmesi için bağlanması gerektiğini de söyler bunu da mantıki deliller çerçevesinde desteklerdim. ancak günümüz insanın değer yargıları ne yazık ki bağlanmayı ve inancın koruması altında kalmayı reddediyor. 15.16 yy da işler daha kolaydı sanırım... kişinin temel gelişimini sağlayan temel ölçüt ailesidir. ailesinin ona kattıkları ve katık ettikleridir. mutlaka iyi aileden kötü - kötü aileden iyi evlatlar türemektedir. lakin istisnaların kaideyi bozabileceği günümüz dünyasında pek rağbet görmemekte. daha çocuk kendini keşfetme zamanlarındayken " hadi olum çemşit göster amcalara pipini" edasıyla büyüyen bir jenerasyondan pipisinden başka bir şey düşünmesini bekleyemeyiz. ki zaten mayasında var olandır açıklık. çocuğun daha gelişim evresinde iken "amcanın oğlu şu dersten pekiyi almış sen ne aldın " " zaten sen okumazsın" " zaten senin babanda böyleydi " gibi irite edici kıyas cümlelerinden sonra başarılı bir nesil nasıl bekleriz ?.. jenerasyonlar arası iletişim o kadar derin yaralar almış durumdaki biz küçüklerimizi, küçüklerimiz bizleri tanımlayamaz halde. bizim büyüdüğümüz zamanlarda delikanlılık başlangıcı sakal traşı olmak iken şimdi saçı sakalı karışmış tiplerle dolu etraf. yargılamıyorum, eleştirmiyorum sadece jenerasyonlar arası farklılaşmanın örneğini veriyorum. dün e kadar uyuşturucu, ot vs gibi maddeler bırakın caddeleri arka sokaklarda dahi belirli kişiler tarafından organize edilirken, şimdi her köşe başında bulmaz zor değil. ailenin ve çevrenin boşluğunu yeni jenerasyon bu tip maddelerle doldurmakta çünkü...babalar ve anneler dünyanın en kutsal ama en zavallı yaratıklarıdır. benim babam benimle hep gurur duydu biliyorum. yargılamalarımda, gözaltılarımda, okullarımda, kaçışlarım dahi hep gurur duydu. ama bir kez dahi söylemedi. benim annem beni sevdiğini hiç söylemedi. biliyorum bu yazıyı okuyan 10 kişiden 8 i de ya annesinden ya babasından ya da ikisinden de sevgi sözcükleri işitmediler. bizler birbirimizi sevdiğimizi söylerken dahi kırabilen ilginç varlıklar hale geldik. her zaman telaşlı ve vakitsisiz. her zaman başka işlerle dolduruyoruz güncelerimizi. işte bu yüzden yalnız yaşayarak yalnız ölüyoruz.
bizi hep kandırdılar ve değişemeyeceğimizi söylediler. bize " can çıkmayınca huy çıkmaz " "7 nde neyse 70 nde o " dediler. bize yalan söylediler. bu nedenle inovatif düşünemiyoruz. bu neden yenilenemiyoruz. çünkü daha yolun başında bizi ketlediler.
Chapter III
kadınları anlamak aslında hayatın kendisi hakkında bir kaç kelam edebilme özgürlüğü ile başlar. kadınlar ne ister hakkında düşünülen konular aslında birbirlerini şerh eder durumdadır. çünkü her kadın temel de birbirine benzer şeyler istedikleri halde sonuç olarak birbirlerinden bağımsız hareket ederler. yani bir kadını tanımlamak için kullandığınız cümleler diğer bir kadında kendini şerh edebilir değil edecektir. her kadın ayrı bir dünya her kadın ayrı bir yaşam formudur. peki erkekler bu yaşam formunun neresinde. kadının koyduğu yerde. erkekler özgürlüklerini kendi güçleriyle ve kendi istekleriyle kazandıklarını düşünürler. ancak iyi analiz edildiğinde erkeklerin özgürlüklerini kadınların izniyle aldıkları aşikardır. örneğin henüz 15 yaşında olan bir genç annesinden aldığı harçlık ile sevgilimsi olan varlığına ( sevgilimsi bilerek kullanıldı yazım yanlışı yok ) çay ısmarlayabilir. daha küçük yaşlarda ise annesinden aldığı izin ile sokağa çıkabilir. evet erkekler özgürdür ancak kadınların istediği kadar.
Chapter IV
uzun yollardan geçiyor insan. doğumundan ölümüne bir çok olaya şahitlik ediyor. ettiği şahitliği çoğunlukla unutuyor insan. nasıl ki " galu bela " da verdiği sözleri unuttuğu gibi. adımlayarak geçen ömrümüzden geriye kalan ne diye baktığında çoğunlukla sadece tortular görüyor. tortulanmış acılar, tortulanmış yalnızlıklar, tortulanmış ağrılar, tortulanmış koca koca seneler olduğunu görüyor. gördüklerine inanması zaman, zamana inanması ise elinde kalan senelerini götürüyor. herşey bir şeylerin dengesinde yitirip kayboluyor. bir helezon misali bir taşın etkisiyle dalga dalga yayılıyor hayatımıza.ilk yalnızlığı öğreniyoruz doğana dek ruhlar aleminde. doğumdan sonra ilk önce sevmeyi öğreniyoruz. sonra sevdiğimizi kaybetmeyi. sonra aşık olmayı öğreniyoruz. sonra aldatmayı öğreniyoruz. spnra ilk öğrendiğimizi hatırlayarak yalnızlığı yeniden keşfediyoruz. yokluklara alışıyoruz. varlıklara alıştığımız gibi. erkek erkek ölürken savaşlarda kadın kadın büyüyoruz hayatın tam ortasında. ömür çölünden geçerken, uçsuz bucaksız denizleri görmüyoruz.
kimseye güvenmiyoruz. hayatımızın içinden o kadar çok yalan sahnesi geçiyor ki birilerinin doğru söyleyebileceği ihtimali gözümüzün değil aklımızın ucundan dahi geçmiyor. çünkü kendi yalanlarımıza dahi inanmıyor hale geliyoruz. kendimizi kandıramadığımız içinde sürekli depresif halde geziyoruz. sürekli ağlamaklı ya da sürekli umursamaz oluyoruz. dünyanın bir yerinde insanlar kuşlar misali vurulurken biz kendi dünyamızda kendi kendimize demokrasi havariliği yapıyoruz. sonra neden bu kadar yalnızız diye soruyoruz. işte bu yüzden.
Chapter V
söylenmemiş sözcükleri büyütüyoruz ağzımızın içinde. saklanmış korkularla büyüyoruz. büyüdükçe daha bir değişiyor dünya. tatları ve kokuları değişiyor herşeyin. insan ilk önce annesine ihanet ediyor. ilk önce annesinin kanını akıtıyor daha doğumuyla. insan annesinin onu dünyaya getirmesine karşılık olarak onu öldürebiliyor daha dünyaya gelişinin ilk saatlerinde. insan nankör olan ve sürekli hayata kötülükler katan... doğumlarımızla başlıyor serüven. yıkılmış binalarda doğan çocuklardan, saraylarda doğan çocuklar arasında bir fark yok aslında. nerede olduklarının dahi farkında değiller. değiştirsek dünyalarını fark edemeyecekler bile. biz yaşatıyoruz herşeyi ellerimizle. şeklini biz veriyoruz. kimisini insan kimisini daha insan kimisini tamamen hayvan olarak yetiştiriyoruz. her dem ölümlerden söz ediyoruz ama ölecebileceğimiz, ölebilecekleri aklımıza gelmiyor. kaybolduktan sonra güneş günü ve yazı özlüyoruz. yandıkça kışı ve yağmurları özlüyoruz. daha doğuştan nankör olarak büyüyor ve toplumun bizi yönlendirmesiyle nankör olarak yetişiyoruz hayatın ortasında.
Chapter VI
korkularımızla büyüyoruz. me - ma ekleri sarıyor ömrümüzü. hayatımızın her anında birilerinin bizim korku güdülerimizi dürtmesiyle yaşlanıyoruz. evde, okulda, işte her yerde... pavlov un köpekleri misali ziller çalarak hayatımızı yönlendiriyorlar. yönlendirilmesine korktuğumuzdan izin veriyoruz. cesaretli ve dirayetli değiliz. her dem yıkılmaya dağılmaya tarumar olmaya hazır ve nazırız. uçurum kenarlarından korkan bizler, denize uçurum kenarından bakmanın muhteşem lezzetini tadamıyoruz. bu kocaman dünya giderek daralıyor bize. kendimizden ne kadar kaçsak o kadar yabancılaşıyoruz herşeye. oysaki bütün meselenin özünü kendimizde bulacağımızı bilmeden, en kolay yol olarak gitmeleri seçiyoruz. yorgun ve korkak. ne aşklara yetecek cesaretimiz var ne de kavgalara. kutsal inatlarımızı çoktan unuttuk. bir kalbimiz daha olmasını zaten devlet istemedi. her zaman bahanemiz var. ama, fakat diye başlayan cümlelerle avutuyoruz kendimizi. sonra çocuklarımızı aynı bizim gibi büyütüyor ve ürkek, üretemeyen toplumlar yetiştiriyoruz.
Chapter VII
basamak basamak yürüyoruz hayatın ortasına. ömür çöllerinden geçerken nice vahaları eziyoruz heveslerimizin nefesinde. amaçsız sözcükler kurarak, gözyaşlarımızı büyütüyoruz vicdan niyetine. ölümler doğal, cenazeler olağan, düğünler olağan üstü geliyor güncemize. geleceğimizden geçmişimizden annemizden babamızdan kardeşlerimizden hatta kendimizden o kadar çok utanıyoruz ki hangimiz gerçek hangimiz değil bir türlü inanamıyoruz. sonra yorgun düşerek, düşmüş bütün adamlıklarımızı arıyoruz şehrin ortasında. kime ne kadar güveneceğimizi tartışıyor, kimseye güvenemiyoruz. güvensiz ve şüpheli uyuyor, huzursuz ve mutsuz uyanıyoruz. aşk aşk büyürken çiçekler biz kurutulmuş çiçek topaklarını hediye ediyoruz birbirimize. kimse kimseye canlı hediyeler götürmüyor, sorumluluğunu alamıyor. sorumluluk almaktan kaçınıyor yavaş yavaş değil hızlıca çürüyoruz.
Chapter VIII
mağlubiyetlerle örgülü hayatımıza kattığımız lezzetlerin sonsuz ihtişamıyla her gün yenisini ekliyoruz yenilgilerimize. yenilgi yenilgi büyüyen zaferlerin varlığı bizi büyütüyor ve ellerimizdeki tek umud haline geliyor.
oysa en başından bize yalan söylediler. bize mutlu olmanın mümkün olduğunu, bize huzurlu olabileceğini ve insanın huzurlu ölebileceğini anlattı atalarımız. bilmiyorlardı ki dünyanın giderek kokuşacağını ve bu kadar dejenere olabileceğini insanın. para için et için önce kendini sonra herşeyini feda edebileceğini bilmiyorlardı. onlara ataları öğretmemişti kadınların ve erkeklerin güvercinlerden çok silahları sevebileceğini. günümüz insanının temel portresi böyle bir silüet işte. biraz dindar, biraz kafir. hepimiz bir yanından hayyam olduk hepimiz bir yanından isa musa olduk. ama ne kızıldenizi geçebildik vurup asamızı, ne de içip şarabı seyreyleyebildik arşı, arzı, semayı... hep yarım kaldık. hep susturulmuş cümlelerle yutkunduk,boğazımıza yapışan soluklarımızla.
Chapter IX
hayatımızın anlamlarından sıyırıyoruz benliğimizi. ahlaki boşluklardan düşüyoruz aşağıya... teyakkuz da ekabir. oysa vakitlerden vakit çok geçmedi düzelmek ve yeniden insan olabilmek için. ab_ı sevdayı içebilmek için açmalı kalbimizin tam ortasını.
insanlığımızdan giderek soyunuyoruz. hayatımızın anlamını cinsellik kaplıyor. herşey, heryer, her anlam et oluyor. televizyonlardan pompalanan kan beynimize gitmeden uçkurlarımıza gidiyor. kadınlar ve erkekler birbirlerini avlamak için hamleler yapıyor. kim av kim avcı bilemediğimiz gibi sürekli yer değiştiriyoruz. nerede kaldı bu milletin değerleri, bu milletin hassasiyetleri bilmiyorum. bildiğim ise çürümekte birbirimizle yarışıyoruz. değerlerimizi o kadar hafife indirerek, indirerek içimizde kalan son sancağı saplıyoruz insanlığımızın tam ortasına. evet. erkek ve kadınlar. kadınlar ve erkekler. giderek, durmadan giderek çürüyor hayat çölünün tam ortasında.
Chapter X
kuyular kuyular kazıyoruz. iklimlerin dağdasında gömüyoruz şehrayin muştularını. elimizde ve avucumuzda kalan son tomurcukları da yakabiliyoruz hiddetinde aşkın. ne kadar fütursuz ne kadar da vurdum duymaz ne kadar da sağır yaşıyoruz, seslerimizin karşısında. yorgun, ürkek bir ceylan gibi sekiyoruz hayatın damarlarında. kesilmiş nehirler aydınlatmıyor artık pa i tahtı. son sultanı uğurladık bulvarında şehrin. parke taşlarına süzülen ömrümüz şahittir.
sonra ne mi oldu ? kurudu nehir. kesildi yağmurlar. sustu alem. sustu alem i ervah. cüneyd atmadı seccadesini, mecnun geçmedi çölü, ferhat delmedi dağların doruklarını.
bize masal anlattılar anla. uyumak için uyanmamız için.
Chapter XI
giderek yozlaşıyor herşey. bütün bilinen doğrular düşüyor, düşlerimizden. etrafımızda amaçları ve hedefleri olmayan varlıklar dolanıyor. dolanıyor ayaklarımıza. yüzlerimiz toprağa yakın yürüyoruz yollarda. doğumlara ve ölümlere şahit olan gözlerimiz ne nasip alıyor ne de tecrübe kazanıyor yaşanmışlıklarından. kaybettiğimiz hiç bir duyguyu önemsemiyor, her zaman bahaneler türetiyoruz güncemizde. düğümlenen kelimeler nefes alışımızı - verişimizi zorlaştırsa da biz ciğerlerimizi söküp atamıyoruz haykırırcasına... avaz avaz susmalar sarıyor her dem kelimelerimizi. figuranlaşıyoruz kendi hayatımızın sahnesinde.
sonra ne mi oluyor ?
etrafımızda binlerce insan. insanlar içinde tanıdık olmayan yüzler. yüzler içinde bilmediğimiz lehçelerde bakan gözler. gözler içinde kendimizi göremediğimiz aynalar. aynalar içinde bize yalan gözlerle bakan gözler.
Chapter
XII
ihtimaller arasında gidip - geliyoruz. yorgun, argın, dargın yaşayarak benzer tanımlarla ölüyoruz. erkek ya da kadın her insan bir yerinden yaralanarak ve çoğumuz bu yaralardan yararlanarak geçiniyoruz. çoğumuz hasta çoğumuz doktor rolüne girerek sahte tedaviler uyguluyoruz.
nafile!
ne acılarımıza iyi geliyoruz birbirimizin ne de yeni acılara engel olabiliyoruz. kimse kimsenin ağrısına iyi gelmiyor! yaralarımıza geçici yara bantları sarıyoruz tenlerimizle.
XIII
çürümüş bileklerimizden kan sızıyor. hayat giderek başkalaşıyor adımlarımızla. attığımız adımlar ne bizi doğruya ne de güzele eriştiriyor. sürekli harp halinde kalbimizin orduları. aşklardan ve aşklaşmalardan kaçar haldeyiz. korkakları oynamak en büyük ilaç yaralı cesaretlerimize. ne güveniyor ne de riske edebiliyoruz kendimizi. kaybetmeye alıştığımızdan olsa gerek kaybedeceğimiz ilişkilere boyun eğmek. kendi engizisyonlarımızı kurarak ancak kendimizi idam ediyoruz adamlık sahnesinde. sonra çıkmış dünya dan ve aşk tan dem vuruyoruz! nafile... göz bebeklerimize sokulan namlular ancak toplum kriterlerine değince fark ediyoruz yolun sonuna geldiğimizi. bir şekilde hatayı başkalarına atarak bahaneler türetip kendimizi aklıyoruz. aklandığımızı sanarak esas idamı gerçekleştiriyoruz insanlığın karşısında. ne kadar da yüzsüzüz oysa!
XIV
ne kadar uğraşsak da olmuyor bazen. dokunduklarımız paramparça oluyor. kırılan parçalar canımızın içine gömülüyor. topuklarımızla eziyoruz bütün filizlenmeleri. çiçeklere düşmanlığımız bu yüzden. bu yüzden her yerde ezmemiz yasaklanıyor çimleri. oysa çıplak ayakla yürümek ne de güzel olurdu. işte insan da aşk ta hayatta belirlenmiş,sınırlandırılmış çizgilerle sınıyor kendini. kadın erkekte - erkek kadında buluyor, çözüyor ve kaybediyor kendini. hayatın okyanusunda demiri ve dümeni olmayan yelkenliler gibi savruluyoruz dört bir yanına ömrün.
yalanlar sarıyor hayatımızın her yanını. hep sevdiğimizi, hep seveceğimizi, hep kalacağımızı söyleyerek hem kendimizi hem onu kandırıyoruz. sonra hayatın en tehna bölgesinde çıkarıp aşk gömleğini üzerimizden kaçarak, koşarak, susarak uzaklaşıyoruz. konuşacak ne kadar çok cümlemiz var ki oysa... sonra bir gün, herhangi bir gün, bir yerinde şehrin bir silüet çöküyor omuzlarımıza. kaybedilmiş aşkların tanrısına yalvarırcasına çöküyoruz dizlerimizin üzerine. delilik diyorlar buna. ben inanmıyorum. siz de inanmayın. hiç bir şey birbirinden bağlantısız olamaz.
Chapter XV
yılların verdiği dargınlıklar büyüyoruz. kırılmış kalemlerimizden arta kalan aşklarla avunmaya çalışıyor ve kendimize yeni aynalarda yeni yüzler üretmeye çalışıyoruz. sonra kaybettiğimiz gençliğimizi arıyoruz şiirlerin mısralarında. oysa ne giden gelecektir, ne kalan gidecektir bizden. kalmak. gitmek. ne büyük bir muammadır ki çıkılmaz içinden. giden mi kalır, kalan mı gider. hayatımızı örgüleyen sorular ve cevapların içinden çıkamıyoruz. noktalar koyarak başlıyoruz bütün söylevlerimize. kimseyi inandıramıyoruz sonra bizimde bir zamanlar sevebildiğimize!
geçmişimizle sürekli hesaplaşma halindeyiz. keşkeler ve ama lar tüketiyor geleceğimizi. geçmişimizden özür dileyemediğimiz için bir türlü geleceğimizi hesaplayamıyoruz. kapanmamış hesaplarımız var! bırakmıyor geçmiş ellerimizi. ki uzatamıyoruz geleceğe ellerimizi.
Chapter XVI
bildiğimizi ve öğrendiğimizi sanıyoruz. sanmalarımız gerçekliklerimizi oluşturuyor. sürekli aceleci ve telaş içindeyiz. yorgun ve öfkeliyiz. kararlarımızı düşünmeden alabilmenin özgürlüğünü savunurken, ihtiraslarımızın azabı altında ezilmeyi göz önüne alamıyoruz. ne aldığımız kararların arkasında durabilecek kadar dürüst ne de hayatı akışına bırakabilecek kadar uyumluyuz. değişimin taraftarı oldukça değişmediğimizi görüyoruz. değişim için kılımızı dahi kıpırdatmadan hep bizden başkalarının değişmesi için bekliyoruz. sonra dünyanın ne kadar da basitleştiğinden tekdüze hale geldiğinden dem vuruyoruz. acılarımız var hepimizin. acıyan yanları bolca. çocukluğumuzdan kalan dikiş hataları var zihnimizde. birleşmeyen parçalar var anılarımda. kabuk bağlamayan yaralardan oluşuyor geçtiğimiz günler. aldığımız yaş ne yazık ki çoğumuz için kat ettiğimiz yola denk gelmiyor. sonra da şikayet ediyoruz, dünya kötü her şey fena diye...
doğdukça çoğalıyoruz yeryüzünde. çoğaldıkça kirleniyoruz ve hiç bir su arıtmıyor bizi. en ufak ateşten yangınlar çıkaracak kadar delikanlı adamlarımız, en ufak sorundan savaş çıkaracak kadar delikanlı kadınlarımız var bizim. yorgun ama dingin insanların oluşturduğu arabesk toplumun çocuklarıyız hepimiz. hepimiz seviyoruz, hepimiz sevişiyoruz, hepimiz birbirimizden aslında nefret ediyoruz. sadece gözbebeklerimiz doğruları söylüyor.
kadınları korumalı erkekler. erkekler herşeyi korumalı. çünkü korku toplumunda en çok korkan kadınlardır. bir de bebekler. o yüzden kadınların güzelliğini anlatırken bebeksi tabirler kullanırız. kadınları kollamalı erkekler. zayıf varlıklardır. kadınların şişmanlarını sevmeyiz bile. bütün bunlar olurken kahrolsun ayrımcılık, kahrolsun faşizm bile diye bağırabiliriz. bu bağırış eyleminin ardından evimize gidip eşimize ayaklarımızı yıkatırız yüce insanlık adına.
erkekleri sevmemeli kadınlar. sevgiye muhtaç değildir erkekler. sadece etobur bir varlık olarak yaşamını sürdürebilir. sadece et yiyerek doğadaki vahşi hayatını idame ettirebilir. ancak en güzel kadınlar hep erkekler için ölmüştür erkek erkek!. bir çok hareketin oluşumunda erkekler vardır. erkeklerdir dünya devrimlerini yapan. dünyayı değiştiren. ama muhammed in de che nin de hitler in de isa nın da mustafa kemal in de hem arkasında hem önünde yiğit kadınların varlığını biliriz. ama iman etmeyiz. çünkü erkeklerin kadınların üzerine iman etmesi günümüz ve günümüz konjoktörüne uygun değildi, değildir.
yaşamanın verdiği derin hazzı hepimiz bir yerinden hissettiğimizi sanıyoruz. sanrılar bizi şizofrenik bir yaşam formuna sürüklüyor. dünyanın merkezinde, bilginin merkezinde olduğumuzu sanıyoruz. utanmak, haya etmek, ar etmek hiç bir epik, etik değer umurumuzda değil. ahlaksızlık boynumuzdan aşağı inmiyor. beyinlerimiz uçkurlarımızda çürüyor.
özel değerlerimizi etrafa saçmaktan çekinmiyoruz. kulaktan kulağa dolaşıyor seslerimiz. bebekler gibi kucaktan kucağa atlıyoruz. sadece egomuz tatmin olsun kendimizi adam yerine koyalım diye.
kalbimiz olduğuna iman bile ediyoruz sonra.
chapter II
insan... kelime kökeni olan arapça da ins kökünden gelen. nankör - ihanet eden anlamını içinde taşıyan, yaşıyan varlık. burada dinlerden, ideolojilerden dem vurabilirdim. insanın kendini adam edebilmesi için bağlanması gerektiğini de söyler bunu da mantıki deliller çerçevesinde desteklerdim. ancak günümüz insanın değer yargıları ne yazık ki bağlanmayı ve inancın koruması altında kalmayı reddediyor. 15.16 yy da işler daha kolaydı sanırım... kişinin temel gelişimini sağlayan temel ölçüt ailesidir. ailesinin ona kattıkları ve katık ettikleridir. mutlaka iyi aileden kötü - kötü aileden iyi evlatlar türemektedir. lakin istisnaların kaideyi bozabileceği günümüz dünyasında pek rağbet görmemekte. daha çocuk kendini keşfetme zamanlarındayken " hadi olum çemşit göster amcalara pipini" edasıyla büyüyen bir jenerasyondan pipisinden başka bir şey düşünmesini bekleyemeyiz. ki zaten mayasında var olandır açıklık. çocuğun daha gelişim evresinde iken "amcanın oğlu şu dersten pekiyi almış sen ne aldın " " zaten sen okumazsın" " zaten senin babanda böyleydi " gibi irite edici kıyas cümlelerinden sonra başarılı bir nesil nasıl bekleriz ?.. jenerasyonlar arası iletişim o kadar derin yaralar almış durumdaki biz küçüklerimizi, küçüklerimiz bizleri tanımlayamaz halde. bizim büyüdüğümüz zamanlarda delikanlılık başlangıcı sakal traşı olmak iken şimdi saçı sakalı karışmış tiplerle dolu etraf. yargılamıyorum, eleştirmiyorum sadece jenerasyonlar arası farklılaşmanın örneğini veriyorum. dün e kadar uyuşturucu, ot vs gibi maddeler bırakın caddeleri arka sokaklarda dahi belirli kişiler tarafından organize edilirken, şimdi her köşe başında bulmaz zor değil. ailenin ve çevrenin boşluğunu yeni jenerasyon bu tip maddelerle doldurmakta çünkü...babalar ve anneler dünyanın en kutsal ama en zavallı yaratıklarıdır. benim babam benimle hep gurur duydu biliyorum. yargılamalarımda, gözaltılarımda, okullarımda, kaçışlarım dahi hep gurur duydu. ama bir kez dahi söylemedi. benim annem beni sevdiğini hiç söylemedi. biliyorum bu yazıyı okuyan 10 kişiden 8 i de ya annesinden ya babasından ya da ikisinden de sevgi sözcükleri işitmediler. bizler birbirimizi sevdiğimizi söylerken dahi kırabilen ilginç varlıklar hale geldik. her zaman telaşlı ve vakitsisiz. her zaman başka işlerle dolduruyoruz güncelerimizi. işte bu yüzden yalnız yaşayarak yalnız ölüyoruz.
bizi hep kandırdılar ve değişemeyeceğimizi söylediler. bize " can çıkmayınca huy çıkmaz " "7 nde neyse 70 nde o " dediler. bize yalan söylediler. bu nedenle inovatif düşünemiyoruz. bu neden yenilenemiyoruz. çünkü daha yolun başında bizi ketlediler.
Chapter III
kadınları anlamak aslında hayatın kendisi hakkında bir kaç kelam edebilme özgürlüğü ile başlar. kadınlar ne ister hakkında düşünülen konular aslında birbirlerini şerh eder durumdadır. çünkü her kadın temel de birbirine benzer şeyler istedikleri halde sonuç olarak birbirlerinden bağımsız hareket ederler. yani bir kadını tanımlamak için kullandığınız cümleler diğer bir kadında kendini şerh edebilir değil edecektir. her kadın ayrı bir dünya her kadın ayrı bir yaşam formudur. peki erkekler bu yaşam formunun neresinde. kadının koyduğu yerde. erkekler özgürlüklerini kendi güçleriyle ve kendi istekleriyle kazandıklarını düşünürler. ancak iyi analiz edildiğinde erkeklerin özgürlüklerini kadınların izniyle aldıkları aşikardır. örneğin henüz 15 yaşında olan bir genç annesinden aldığı harçlık ile sevgilimsi olan varlığına ( sevgilimsi bilerek kullanıldı yazım yanlışı yok ) çay ısmarlayabilir. daha küçük yaşlarda ise annesinden aldığı izin ile sokağa çıkabilir. evet erkekler özgürdür ancak kadınların istediği kadar.
Chapter IV
uzun yollardan geçiyor insan. doğumundan ölümüne bir çok olaya şahitlik ediyor. ettiği şahitliği çoğunlukla unutuyor insan. nasıl ki " galu bela " da verdiği sözleri unuttuğu gibi. adımlayarak geçen ömrümüzden geriye kalan ne diye baktığında çoğunlukla sadece tortular görüyor. tortulanmış acılar, tortulanmış yalnızlıklar, tortulanmış ağrılar, tortulanmış koca koca seneler olduğunu görüyor. gördüklerine inanması zaman, zamana inanması ise elinde kalan senelerini götürüyor. herşey bir şeylerin dengesinde yitirip kayboluyor. bir helezon misali bir taşın etkisiyle dalga dalga yayılıyor hayatımıza.ilk yalnızlığı öğreniyoruz doğana dek ruhlar aleminde. doğumdan sonra ilk önce sevmeyi öğreniyoruz. sonra sevdiğimizi kaybetmeyi. sonra aşık olmayı öğreniyoruz. sonra aldatmayı öğreniyoruz. spnra ilk öğrendiğimizi hatırlayarak yalnızlığı yeniden keşfediyoruz. yokluklara alışıyoruz. varlıklara alıştığımız gibi. erkek erkek ölürken savaşlarda kadın kadın büyüyoruz hayatın tam ortasında. ömür çölünden geçerken, uçsuz bucaksız denizleri görmüyoruz.
kimseye güvenmiyoruz. hayatımızın içinden o kadar çok yalan sahnesi geçiyor ki birilerinin doğru söyleyebileceği ihtimali gözümüzün değil aklımızın ucundan dahi geçmiyor. çünkü kendi yalanlarımıza dahi inanmıyor hale geliyoruz. kendimizi kandıramadığımız içinde sürekli depresif halde geziyoruz. sürekli ağlamaklı ya da sürekli umursamaz oluyoruz. dünyanın bir yerinde insanlar kuşlar misali vurulurken biz kendi dünyamızda kendi kendimize demokrasi havariliği yapıyoruz. sonra neden bu kadar yalnızız diye soruyoruz. işte bu yüzden.
Chapter V
söylenmemiş sözcükleri büyütüyoruz ağzımızın içinde. saklanmış korkularla büyüyoruz. büyüdükçe daha bir değişiyor dünya. tatları ve kokuları değişiyor herşeyin. insan ilk önce annesine ihanet ediyor. ilk önce annesinin kanını akıtıyor daha doğumuyla. insan annesinin onu dünyaya getirmesine karşılık olarak onu öldürebiliyor daha dünyaya gelişinin ilk saatlerinde. insan nankör olan ve sürekli hayata kötülükler katan... doğumlarımızla başlıyor serüven. yıkılmış binalarda doğan çocuklardan, saraylarda doğan çocuklar arasında bir fark yok aslında. nerede olduklarının dahi farkında değiller. değiştirsek dünyalarını fark edemeyecekler bile. biz yaşatıyoruz herşeyi ellerimizle. şeklini biz veriyoruz. kimisini insan kimisini daha insan kimisini tamamen hayvan olarak yetiştiriyoruz. her dem ölümlerden söz ediyoruz ama ölecebileceğimiz, ölebilecekleri aklımıza gelmiyor. kaybolduktan sonra güneş günü ve yazı özlüyoruz. yandıkça kışı ve yağmurları özlüyoruz. daha doğuştan nankör olarak büyüyor ve toplumun bizi yönlendirmesiyle nankör olarak yetişiyoruz hayatın ortasında.
Chapter VI
korkularımızla büyüyoruz. me - ma ekleri sarıyor ömrümüzü. hayatımızın her anında birilerinin bizim korku güdülerimizi dürtmesiyle yaşlanıyoruz. evde, okulda, işte her yerde... pavlov un köpekleri misali ziller çalarak hayatımızı yönlendiriyorlar. yönlendirilmesine korktuğumuzdan izin veriyoruz. cesaretli ve dirayetli değiliz. her dem yıkılmaya dağılmaya tarumar olmaya hazır ve nazırız. uçurum kenarlarından korkan bizler, denize uçurum kenarından bakmanın muhteşem lezzetini tadamıyoruz. bu kocaman dünya giderek daralıyor bize. kendimizden ne kadar kaçsak o kadar yabancılaşıyoruz herşeye. oysaki bütün meselenin özünü kendimizde bulacağımızı bilmeden, en kolay yol olarak gitmeleri seçiyoruz. yorgun ve korkak. ne aşklara yetecek cesaretimiz var ne de kavgalara. kutsal inatlarımızı çoktan unuttuk. bir kalbimiz daha olmasını zaten devlet istemedi. her zaman bahanemiz var. ama, fakat diye başlayan cümlelerle avutuyoruz kendimizi. sonra çocuklarımızı aynı bizim gibi büyütüyor ve ürkek, üretemeyen toplumlar yetiştiriyoruz.
Chapter VII
basamak basamak yürüyoruz hayatın ortasına. ömür çöllerinden geçerken nice vahaları eziyoruz heveslerimizin nefesinde. amaçsız sözcükler kurarak, gözyaşlarımızı büyütüyoruz vicdan niyetine. ölümler doğal, cenazeler olağan, düğünler olağan üstü geliyor güncemize. geleceğimizden geçmişimizden annemizden babamızdan kardeşlerimizden hatta kendimizden o kadar çok utanıyoruz ki hangimiz gerçek hangimiz değil bir türlü inanamıyoruz. sonra yorgun düşerek, düşmüş bütün adamlıklarımızı arıyoruz şehrin ortasında. kime ne kadar güveneceğimizi tartışıyor, kimseye güvenemiyoruz. güvensiz ve şüpheli uyuyor, huzursuz ve mutsuz uyanıyoruz. aşk aşk büyürken çiçekler biz kurutulmuş çiçek topaklarını hediye ediyoruz birbirimize. kimse kimseye canlı hediyeler götürmüyor, sorumluluğunu alamıyor. sorumluluk almaktan kaçınıyor yavaş yavaş değil hızlıca çürüyoruz.
Chapter VIII
mağlubiyetlerle örgülü hayatımıza kattığımız lezzetlerin sonsuz ihtişamıyla her gün yenisini ekliyoruz yenilgilerimize. yenilgi yenilgi büyüyen zaferlerin varlığı bizi büyütüyor ve ellerimizdeki tek umud haline geliyor.
oysa en başından bize yalan söylediler. bize mutlu olmanın mümkün olduğunu, bize huzurlu olabileceğini ve insanın huzurlu ölebileceğini anlattı atalarımız. bilmiyorlardı ki dünyanın giderek kokuşacağını ve bu kadar dejenere olabileceğini insanın. para için et için önce kendini sonra herşeyini feda edebileceğini bilmiyorlardı. onlara ataları öğretmemişti kadınların ve erkeklerin güvercinlerden çok silahları sevebileceğini. günümüz insanının temel portresi böyle bir silüet işte. biraz dindar, biraz kafir. hepimiz bir yanından hayyam olduk hepimiz bir yanından isa musa olduk. ama ne kızıldenizi geçebildik vurup asamızı, ne de içip şarabı seyreyleyebildik arşı, arzı, semayı... hep yarım kaldık. hep susturulmuş cümlelerle yutkunduk,boğazımıza yapışan soluklarımızla.
Chapter IX
hayatımızın anlamlarından sıyırıyoruz benliğimizi. ahlaki boşluklardan düşüyoruz aşağıya... teyakkuz da ekabir. oysa vakitlerden vakit çok geçmedi düzelmek ve yeniden insan olabilmek için. ab_ı sevdayı içebilmek için açmalı kalbimizin tam ortasını.
insanlığımızdan giderek soyunuyoruz. hayatımızın anlamını cinsellik kaplıyor. herşey, heryer, her anlam et oluyor. televizyonlardan pompalanan kan beynimize gitmeden uçkurlarımıza gidiyor. kadınlar ve erkekler birbirlerini avlamak için hamleler yapıyor. kim av kim avcı bilemediğimiz gibi sürekli yer değiştiriyoruz. nerede kaldı bu milletin değerleri, bu milletin hassasiyetleri bilmiyorum. bildiğim ise çürümekte birbirimizle yarışıyoruz. değerlerimizi o kadar hafife indirerek, indirerek içimizde kalan son sancağı saplıyoruz insanlığımızın tam ortasına. evet. erkek ve kadınlar. kadınlar ve erkekler. giderek, durmadan giderek çürüyor hayat çölünün tam ortasında.
Chapter X
kuyular kuyular kazıyoruz. iklimlerin dağdasında gömüyoruz şehrayin muştularını. elimizde ve avucumuzda kalan son tomurcukları da yakabiliyoruz hiddetinde aşkın. ne kadar fütursuz ne kadar da vurdum duymaz ne kadar da sağır yaşıyoruz, seslerimizin karşısında. yorgun, ürkek bir ceylan gibi sekiyoruz hayatın damarlarında. kesilmiş nehirler aydınlatmıyor artık pa i tahtı. son sultanı uğurladık bulvarında şehrin. parke taşlarına süzülen ömrümüz şahittir.
sonra ne mi oldu ? kurudu nehir. kesildi yağmurlar. sustu alem. sustu alem i ervah. cüneyd atmadı seccadesini, mecnun geçmedi çölü, ferhat delmedi dağların doruklarını.
bize masal anlattılar anla. uyumak için uyanmamız için.
Chapter XI
giderek yozlaşıyor herşey. bütün bilinen doğrular düşüyor, düşlerimizden. etrafımızda amaçları ve hedefleri olmayan varlıklar dolanıyor. dolanıyor ayaklarımıza. yüzlerimiz toprağa yakın yürüyoruz yollarda. doğumlara ve ölümlere şahit olan gözlerimiz ne nasip alıyor ne de tecrübe kazanıyor yaşanmışlıklarından. kaybettiğimiz hiç bir duyguyu önemsemiyor, her zaman bahaneler türetiyoruz güncemizde. düğümlenen kelimeler nefes alışımızı - verişimizi zorlaştırsa da biz ciğerlerimizi söküp atamıyoruz haykırırcasına... avaz avaz susmalar sarıyor her dem kelimelerimizi. figuranlaşıyoruz kendi hayatımızın sahnesinde.
sonra ne mi oluyor ?
etrafımızda binlerce insan. insanlar içinde tanıdık olmayan yüzler. yüzler içinde bilmediğimiz lehçelerde bakan gözler. gözler içinde kendimizi göremediğimiz aynalar. aynalar içinde bize yalan gözlerle bakan gözler.
Chapter
XII
ihtimaller arasında gidip - geliyoruz. yorgun, argın, dargın yaşayarak benzer tanımlarla ölüyoruz. erkek ya da kadın her insan bir yerinden yaralanarak ve çoğumuz bu yaralardan yararlanarak geçiniyoruz. çoğumuz hasta çoğumuz doktor rolüne girerek sahte tedaviler uyguluyoruz.
nafile!
ne acılarımıza iyi geliyoruz birbirimizin ne de yeni acılara engel olabiliyoruz. kimse kimsenin ağrısına iyi gelmiyor! yaralarımıza geçici yara bantları sarıyoruz tenlerimizle.
XIII
çürümüş bileklerimizden kan sızıyor. hayat giderek başkalaşıyor adımlarımızla. attığımız adımlar ne bizi doğruya ne de güzele eriştiriyor. sürekli harp halinde kalbimizin orduları. aşklardan ve aşklaşmalardan kaçar haldeyiz. korkakları oynamak en büyük ilaç yaralı cesaretlerimize. ne güveniyor ne de riske edebiliyoruz kendimizi. kaybetmeye alıştığımızdan olsa gerek kaybedeceğimiz ilişkilere boyun eğmek. kendi engizisyonlarımızı kurarak ancak kendimizi idam ediyoruz adamlık sahnesinde. sonra çıkmış dünya dan ve aşk tan dem vuruyoruz! nafile... göz bebeklerimize sokulan namlular ancak toplum kriterlerine değince fark ediyoruz yolun sonuna geldiğimizi. bir şekilde hatayı başkalarına atarak bahaneler türetip kendimizi aklıyoruz. aklandığımızı sanarak esas idamı gerçekleştiriyoruz insanlığın karşısında. ne kadar da yüzsüzüz oysa!
XIV
ne kadar uğraşsak da olmuyor bazen. dokunduklarımız paramparça oluyor. kırılan parçalar canımızın içine gömülüyor. topuklarımızla eziyoruz bütün filizlenmeleri. çiçeklere düşmanlığımız bu yüzden. bu yüzden her yerde ezmemiz yasaklanıyor çimleri. oysa çıplak ayakla yürümek ne de güzel olurdu. işte insan da aşk ta hayatta belirlenmiş,sınırlandırılmış çizgilerle sınıyor kendini. kadın erkekte - erkek kadında buluyor, çözüyor ve kaybediyor kendini. hayatın okyanusunda demiri ve dümeni olmayan yelkenliler gibi savruluyoruz dört bir yanına ömrün.
yalanlar sarıyor hayatımızın her yanını. hep sevdiğimizi, hep seveceğimizi, hep kalacağımızı söyleyerek hem kendimizi hem onu kandırıyoruz. sonra hayatın en tehna bölgesinde çıkarıp aşk gömleğini üzerimizden kaçarak, koşarak, susarak uzaklaşıyoruz. konuşacak ne kadar çok cümlemiz var ki oysa... sonra bir gün, herhangi bir gün, bir yerinde şehrin bir silüet çöküyor omuzlarımıza. kaybedilmiş aşkların tanrısına yalvarırcasına çöküyoruz dizlerimizin üzerine. delilik diyorlar buna. ben inanmıyorum. siz de inanmayın. hiç bir şey birbirinden bağlantısız olamaz.
Chapter XV
yılların verdiği dargınlıklar büyüyoruz. kırılmış kalemlerimizden arta kalan aşklarla avunmaya çalışıyor ve kendimize yeni aynalarda yeni yüzler üretmeye çalışıyoruz. sonra kaybettiğimiz gençliğimizi arıyoruz şiirlerin mısralarında. oysa ne giden gelecektir, ne kalan gidecektir bizden. kalmak. gitmek. ne büyük bir muammadır ki çıkılmaz içinden. giden mi kalır, kalan mı gider. hayatımızı örgüleyen sorular ve cevapların içinden çıkamıyoruz. noktalar koyarak başlıyoruz bütün söylevlerimize. kimseyi inandıramıyoruz sonra bizimde bir zamanlar sevebildiğimize!
geçmişimizle sürekli hesaplaşma halindeyiz. keşkeler ve ama lar tüketiyor geleceğimizi. geçmişimizden özür dileyemediğimiz için bir türlü geleceğimizi hesaplayamıyoruz. kapanmamış hesaplarımız var! bırakmıyor geçmiş ellerimizi. ki uzatamıyoruz geleceğe ellerimizi.
Chapter XVI
bildiğimizi ve öğrendiğimizi sanıyoruz. sanmalarımız gerçekliklerimizi oluşturuyor. sürekli aceleci ve telaş içindeyiz. yorgun ve öfkeliyiz. kararlarımızı düşünmeden alabilmenin özgürlüğünü savunurken, ihtiraslarımızın azabı altında ezilmeyi göz önüne alamıyoruz. ne aldığımız kararların arkasında durabilecek kadar dürüst ne de hayatı akışına bırakabilecek kadar uyumluyuz. değişimin taraftarı oldukça değişmediğimizi görüyoruz. değişim için kılımızı dahi kıpırdatmadan hep bizden başkalarının değişmesi için bekliyoruz. sonra dünyanın ne kadar da basitleştiğinden tekdüze hale geldiğinden dem vuruyoruz. acılarımız var hepimizin. acıyan yanları bolca. çocukluğumuzdan kalan dikiş hataları var zihnimizde. birleşmeyen parçalar var anılarımda. kabuk bağlamayan yaralardan oluşuyor geçtiğimiz günler. aldığımız yaş ne yazık ki çoğumuz için kat ettiğimiz yola denk gelmiyor. sonra da şikayet ediyoruz, dünya kötü her şey fena diye...
Bitkisel Hayata Mektuplar
"ey hayat sen şavkı sularda bir dolunaysın"
zaman tükeniyor. geçen ve geçtikte kanayan nehirler, yatağını ezerek - yok ederek büyüyor. büyüdükçe içimizdeki boşluklarla doluyor. boşluklarla dolmak. pencerimizi açtığımız günlerin hesabını yapmıyoruz çok zamandır. zaman bizim bildiğimiz mefum. yoklukların güncesi. varlıkların tümcesi. sesleri ve solukları içinde saklayan girdap. içinde helezonlar bulunan grift yapı. boşluklarla dolan ömür. bulmaca gibi. bulduklarımızla çözülen, çözüldükçe tükenen, tükendikçe yenisi istediğimiz halde bulunamayan. hatalar ideolecyası.
şimdi yeni bir mektup daha yazmalı. sesimizi kısarak, kısarak müziğin ve aşkın sesini. susmalarla dolu haykırışların içinden çıkarıp şehrin en güzel betimlerini.
bir mektup daha.
"notaları kurşunlanmış bir şarkıdır yalnızlık"
yalnızlık; sessizliğin sonu. kalabalıklar içerisinde bakışmalar. ihtişamı ve dikkati bölen göz çarpışmaları. sahnelerin arkasında duran, elinde silahla bekleyen kuşlar. kuşları vuran adamlar. notaların içine saklanmış ancak gizlenememiş aynalar. aynalara bakan insanlar. insanları bir türlü göremeyen insanlar. notalardan başlayan ve başladıkça devam eden öyküler. efsaneler. eskimeyen sesler. tanıdık yüzler. yüzlerinden çok astarı olan istekler.
bir paragraf daha eklendi hayatın yalnız ve yalnız yüzüne. şarkılardan arta kalan, kalan hesabı ödemeyi unutan, unutulmayı kendine aşk edinmiş dünya insanları arasına. konuşulmuş kelimelerden henüz bahsedilmedi. bilerek ve isteyerek;
bir mektup daha.
"ağır ağır çıkacaksın bu merdivenlerden"
yürümeyi unutalı beri koşuyor sonsuzluğun adımlarıyla. adının ardışık harfleri alfadeki yerlerinden sökülmüş gibi. oysa terzilere isyan eder insan, sökükleri yüzünden. bilir, anlar ve yaşar eksilmişlikleriyle. uzun cümlelerle kurgulamak yerine kısa ve öz anlatılarda da anlatılabilir isyan. doğduğunda bilmişti yoksunluğun tınısını. yoksunluk. olmayışı hiç kimsenin. varlıklarının beş para etmeyişi koca duvarlar karşısında. ağır aksak yıldırım gibi düştü yatağa. şimdi hasta!...
anlaşılmak gibi bir derdi olmadı. biliyordu anlamanın hastalıklı bir eylem olduğunu ve biliyordu anlaşılmamanın daha acı olduğunu. korkularını yüzünün gerisinde değil, berisine koyarak bir mektup daha aldı, paramparça kelimeleriyle.
bir mektup daha.
"içimden şu zalim şüpheyi kaldır ya kendin gel ya beni oraya aldır"
öfkelerimin nöbeti bitti. susmuş ağızlardan kalma bakışların heyülasıyla doğruldu dünya. alnıma yazılmış kaybetme duygusunu biliyorum. bildiğim gerçeklerin arasında en gerçeği. eriyen demirler şahittir ki, kalbimin aynasında çöller var aşka dair. yangınlar yetersiz kalıyor ruhumdaki buzun karşısında. susuzluğum ve içimde dolaşan soru işaretleri kovalıyor sensiz güncelerimi.
gövdemin kıllarıyla yıktım masumiyetin duvarlarını. ki o duvarlar, sürgünümün süreği, kaybolmanın sınırıydı. gittiğim dünyalardan aklımda kalan tek rüya duvarın arkasını görebilmekti. ki ben aşkın otağına varmak için sürdüm kendimi. kifayetsiz ölümlerin varlığı ile yeniden iman ettim, kara gözlerinin sürgün ormanlarında ancak özgür olabileceğime dair. yetmedi!
bir mektup daha.
"girmedi mühürlü kalbe, bana nuh un sabrı düştü"
dağlar yıkılıyor. dümdüz artık toprak. çiçek kokuları sarıyor gözlerimin ışıltısını. güneşi engelleyecek hiç bir şey kalmadı. zor zamanlar. yoksul ve suskun sözcükleri topluyor aklının gölgesinde. tesbih tesbih çekiyor rüyalarını. vird halinde alem-i ervah. ne varsa görülecektir levhi mahfuz da. kaderden öte yok. yok. çaresizliğin tümcesi. ağır aksak yürüyor. düşlerinin sesini izliyor. ne kızıl deniz ne akdeniz önündeki hırçın okyanusu anlatabilir oysa. içinde bin fırtına kopuyor. bütün gemileri batıklar dairesinde. avaz avaz susuşlarının ardında saklıyor sabrı.
kilitli kapılar ardında duymuyor atışını kalbinin. ne akşam ne sabah uyanıklığını biliyor. uykularının paramparçalığı bu yüzden. bu hangi gidiş olmalı ki öyle mahsun öyle munis öyle lirik acılara gark olmasın kalb. acının da sesin biliyor. bildikleri kalbine bir türlü inanmıyor!
bir mektup daha.
"sen benim hiç bir şeyimsin"
hiç bir şey. yokluğun güncesinde büyüyen kocaman noktalar. uzun ve uzadıkca susayan tren yolculukları. oysa "erzurum garında/banklar üstünde/uyku tutmazdı karanlıkları" şimdi karanlıklar oynaşıyor gündüzlerin tam ortasında. ortası. karanlığın ve yokluğun derini. yüzüne çarpan dalgalardan uyanmak na mümkün. deniz soğuk ve karanlık. tam bir yalnızlık intiharı. balkondan mı atlasa yoksa erise mi bir kar tanesi gibi ellerinde ? sırlanmış saçları şahittir kayboluşuna sesinin. şimdi sen hiç bir şey, o ise sadece hiç.
dağılmış saçları omuzlarının üstüne. soğuk bir yandan, kar bir yandan, can bir yandan. batıyor gemiler yüzdürülürken henüz karadan. biliyor, bunların hepsini hesap ediyor yaradan. unutulmuş sözcüklerin dergahında zikr halinde adem. havva hangi elmanın yeşiline kanar. kandıkça yeniden susar.
bir mektup daha.
zaman tükeniyor. geçen ve geçtikte kanayan nehirler, yatağını ezerek - yok ederek büyüyor. büyüdükçe içimizdeki boşluklarla doluyor. boşluklarla dolmak. pencerimizi açtığımız günlerin hesabını yapmıyoruz çok zamandır. zaman bizim bildiğimiz mefum. yoklukların güncesi. varlıkların tümcesi. sesleri ve solukları içinde saklayan girdap. içinde helezonlar bulunan grift yapı. boşluklarla dolan ömür. bulmaca gibi. bulduklarımızla çözülen, çözüldükçe tükenen, tükendikçe yenisi istediğimiz halde bulunamayan. hatalar ideolecyası.
şimdi yeni bir mektup daha yazmalı. sesimizi kısarak, kısarak müziğin ve aşkın sesini. susmalarla dolu haykırışların içinden çıkarıp şehrin en güzel betimlerini.
bir mektup daha.
"notaları kurşunlanmış bir şarkıdır yalnızlık"
yalnızlık; sessizliğin sonu. kalabalıklar içerisinde bakışmalar. ihtişamı ve dikkati bölen göz çarpışmaları. sahnelerin arkasında duran, elinde silahla bekleyen kuşlar. kuşları vuran adamlar. notaların içine saklanmış ancak gizlenememiş aynalar. aynalara bakan insanlar. insanları bir türlü göremeyen insanlar. notalardan başlayan ve başladıkça devam eden öyküler. efsaneler. eskimeyen sesler. tanıdık yüzler. yüzlerinden çok astarı olan istekler.
bir paragraf daha eklendi hayatın yalnız ve yalnız yüzüne. şarkılardan arta kalan, kalan hesabı ödemeyi unutan, unutulmayı kendine aşk edinmiş dünya insanları arasına. konuşulmuş kelimelerden henüz bahsedilmedi. bilerek ve isteyerek;
bir mektup daha.
"ağır ağır çıkacaksın bu merdivenlerden"
yürümeyi unutalı beri koşuyor sonsuzluğun adımlarıyla. adının ardışık harfleri alfadeki yerlerinden sökülmüş gibi. oysa terzilere isyan eder insan, sökükleri yüzünden. bilir, anlar ve yaşar eksilmişlikleriyle. uzun cümlelerle kurgulamak yerine kısa ve öz anlatılarda da anlatılabilir isyan. doğduğunda bilmişti yoksunluğun tınısını. yoksunluk. olmayışı hiç kimsenin. varlıklarının beş para etmeyişi koca duvarlar karşısında. ağır aksak yıldırım gibi düştü yatağa. şimdi hasta!...
anlaşılmak gibi bir derdi olmadı. biliyordu anlamanın hastalıklı bir eylem olduğunu ve biliyordu anlaşılmamanın daha acı olduğunu. korkularını yüzünün gerisinde değil, berisine koyarak bir mektup daha aldı, paramparça kelimeleriyle.
bir mektup daha.
"içimden şu zalim şüpheyi kaldır ya kendin gel ya beni oraya aldır"
öfkelerimin nöbeti bitti. susmuş ağızlardan kalma bakışların heyülasıyla doğruldu dünya. alnıma yazılmış kaybetme duygusunu biliyorum. bildiğim gerçeklerin arasında en gerçeği. eriyen demirler şahittir ki, kalbimin aynasında çöller var aşka dair. yangınlar yetersiz kalıyor ruhumdaki buzun karşısında. susuzluğum ve içimde dolaşan soru işaretleri kovalıyor sensiz güncelerimi.
gövdemin kıllarıyla yıktım masumiyetin duvarlarını. ki o duvarlar, sürgünümün süreği, kaybolmanın sınırıydı. gittiğim dünyalardan aklımda kalan tek rüya duvarın arkasını görebilmekti. ki ben aşkın otağına varmak için sürdüm kendimi. kifayetsiz ölümlerin varlığı ile yeniden iman ettim, kara gözlerinin sürgün ormanlarında ancak özgür olabileceğime dair. yetmedi!
bir mektup daha.
"girmedi mühürlü kalbe, bana nuh un sabrı düştü"
dağlar yıkılıyor. dümdüz artık toprak. çiçek kokuları sarıyor gözlerimin ışıltısını. güneşi engelleyecek hiç bir şey kalmadı. zor zamanlar. yoksul ve suskun sözcükleri topluyor aklının gölgesinde. tesbih tesbih çekiyor rüyalarını. vird halinde alem-i ervah. ne varsa görülecektir levhi mahfuz da. kaderden öte yok. yok. çaresizliğin tümcesi. ağır aksak yürüyor. düşlerinin sesini izliyor. ne kızıl deniz ne akdeniz önündeki hırçın okyanusu anlatabilir oysa. içinde bin fırtına kopuyor. bütün gemileri batıklar dairesinde. avaz avaz susuşlarının ardında saklıyor sabrı.
kilitli kapılar ardında duymuyor atışını kalbinin. ne akşam ne sabah uyanıklığını biliyor. uykularının paramparçalığı bu yüzden. bu hangi gidiş olmalı ki öyle mahsun öyle munis öyle lirik acılara gark olmasın kalb. acının da sesin biliyor. bildikleri kalbine bir türlü inanmıyor!
bir mektup daha.
"sen benim hiç bir şeyimsin"
hiç bir şey. yokluğun güncesinde büyüyen kocaman noktalar. uzun ve uzadıkca susayan tren yolculukları. oysa "erzurum garında/banklar üstünde/uyku tutmazdı karanlıkları" şimdi karanlıklar oynaşıyor gündüzlerin tam ortasında. ortası. karanlığın ve yokluğun derini. yüzüne çarpan dalgalardan uyanmak na mümkün. deniz soğuk ve karanlık. tam bir yalnızlık intiharı. balkondan mı atlasa yoksa erise mi bir kar tanesi gibi ellerinde ? sırlanmış saçları şahittir kayboluşuna sesinin. şimdi sen hiç bir şey, o ise sadece hiç.
dağılmış saçları omuzlarının üstüne. soğuk bir yandan, kar bir yandan, can bir yandan. batıyor gemiler yüzdürülürken henüz karadan. biliyor, bunların hepsini hesap ediyor yaradan. unutulmuş sözcüklerin dergahında zikr halinde adem. havva hangi elmanın yeşiline kanar. kandıkça yeniden susar.
bir mektup daha.
6 Nisan 2009 Pazartesi
Genç Adamlar Vurulur Şehrin Bulvarlarında
bir şehri özlemek yiğitçe!
Soğuk.
Kelimeler yorgun.
İçimde bin türkü söylenir.
Söylenir durur voltasında adam.
Ne yapsalar boş
İçinde bir can var incinin.
Suskun adamın silueti
Vurgun nöbetleri
Mercan denizin dibinde uyur
Uyur gezer adam voltasında.
Ne yapsalar boş
Kardelenler ölecek, gerçek.
Küçük bir fotoğraftır yaşam
Ellerimizde büyüyen.
Karanlık odalarında vurulur
Vurulur genç adamlar şehrin bulvarlarında.
mehmedasım
ücnisanikibindokuz
gençadamlargençölür.
Soğuk.
Kelimeler yorgun.
İçimde bin türkü söylenir.
Söylenir durur voltasında adam.
Ne yapsalar boş
İçinde bir can var incinin.
Suskun adamın silueti
Vurgun nöbetleri
Mercan denizin dibinde uyur
Uyur gezer adam voltasında.
Ne yapsalar boş
Kardelenler ölecek, gerçek.
Küçük bir fotoğraftır yaşam
Ellerimizde büyüyen.
Karanlık odalarında vurulur
Vurulur genç adamlar şehrin bulvarlarında.
mehmedasım
ücnisanikibindokuz
gençadamlargençölür.
26 Mart 2009 Perşembe
Düş Bahçesinin Mahkumu
Öyle öyle yalnız yalnız kaldık biliyor musun....
Ablama...
Demir kapı kanar yüzüne
Ellerinde isli demir
Soğuk duvarlar düşman
Üşümek can acıtır
Canından can alır her an bu gidişler…
Kime baksan yabancıdır
Sesler tuhaf.
Sen o dünyanın dışında gezinirken
İçinde nice hayalî düşler…
Türküler söylenir ardından bilmezsin
Gözyaşları sel olur görmezsin
İçinden bin can gider canlarının hissetmezsin
Nice nehirler taşar gökyüzünden de ıslanmazsın sen…
“Sensiz geçmiyor bu günler biliyor musun
Yüreğine beni, beni soruyor musun
Öyle yalnız, yalnız kaldım biliyor musun
Türküler söyledim sana duyuyor musun
Yıllar oldu oralardan çıkamıyorsun
Bağlanmış elin ayağın kaçamıyorsun.
Bir kuş oldun gökyüzünde, uçamadın sen
Nehir oldun ırmak oldun, taşamadın sen
Çocuk oldun sokaklarda, oynamadın sen
Doğdun da büyüdün ama yaşamadın sen
Yıllar oldu oralardan çıkamıyorsun
Bağlanmış elin ayağın kaçamıyorsun” Ahmet Kaya.
mehmedasım
yirmialtımartikibindokuz
evet isyan bu abla...
Ablama...
Demir kapı kanar yüzüne
Ellerinde isli demir
Soğuk duvarlar düşman
Üşümek can acıtır
Canından can alır her an bu gidişler…
Kime baksan yabancıdır
Sesler tuhaf.
Sen o dünyanın dışında gezinirken
İçinde nice hayalî düşler…
Türküler söylenir ardından bilmezsin
Gözyaşları sel olur görmezsin
İçinden bin can gider canlarının hissetmezsin
Nice nehirler taşar gökyüzünden de ıslanmazsın sen…
“Sensiz geçmiyor bu günler biliyor musun
Yüreğine beni, beni soruyor musun
Öyle yalnız, yalnız kaldım biliyor musun
Türküler söyledim sana duyuyor musun
Yıllar oldu oralardan çıkamıyorsun
Bağlanmış elin ayağın kaçamıyorsun.
Bir kuş oldun gökyüzünde, uçamadın sen
Nehir oldun ırmak oldun, taşamadın sen
Çocuk oldun sokaklarda, oynamadın sen
Doğdun da büyüdün ama yaşamadın sen
Yıllar oldu oralardan çıkamıyorsun
Bağlanmış elin ayağın kaçamıyorsun” Ahmet Kaya.
mehmedasım
yirmialtımartikibindokuz
evet isyan bu abla...
23 Mart 2009 Pazartesi
Hiç Bir Şey / Güvercin Olamayan Kadının Şarkısı
Hiçbir şey
Kesiliyor kelimeler
Adımın gözlerindeki hapsi
Zamansız aklıma düşen sesler
İçimde düne ait vurgun düşlerin
Ah hiç vaktin olmadı güvercin olmaya
Ne zaman kanat çırpsan ilk sen düşersin.
Hiçbir şey
Yok.
mehmedasım
martyirmiikiikibindokuz
hiçbirşey
Kesiliyor kelimeler
Adımın gözlerindeki hapsi
Zamansız aklıma düşen sesler
İçimde düne ait vurgun düşlerin
Ah hiç vaktin olmadı güvercin olmaya
Ne zaman kanat çırpsan ilk sen düşersin.
Hiçbir şey
Yok.
mehmedasım
martyirmiikiikibindokuz
hiçbirşey
Hiç Bir Şey / Güvercin Olamayan Kadının Şarkısı
Hiçbir şey
Kesiliyor kelimeler
Adımın gözlerindeki hapsi
Zamansız aklıma düşen sesler
İçimde düne ait vurgun düşlerin
Ah hiç vaktin olmadı güvercin olmaya
Ne zaman kanat çırpsan ilk sen düşersin.
Hiçbir şey
Yok.
mehmedasım
martyirmiikiikibindokuz
hiçbirşey
Kesiliyor kelimeler
Adımın gözlerindeki hapsi
Zamansız aklıma düşen sesler
İçimde düne ait vurgun düşlerin
Ah hiç vaktin olmadı güvercin olmaya
Ne zaman kanat çırpsan ilk sen düşersin.
Hiçbir şey
Yok.
mehmedasım
martyirmiikiikibindokuz
hiçbirşey
Aşk'tım Vazgeçtim...
Aşk’tım
Âşık’tım
(vaz) geçebilirdim
Geçtim.
Gitmelere dönüyordum,
Nice seller götürüyordu
Yaşanmışlıklarımı beraberinde.
Bir ana sığdırdığım,
Bin ömür hayatım.
Vazgeçmek aşkın kendisiydi,
Ben seni değil
Aşkı sevmiş,
Vazgeçmeyi kabullenmiştim...
Şimdi güncemde bana kalan
Sensiz yokluk
İçimde eriyen,
İçimi eriten,
İçimi sarsan,
Senden bana kalan bir ömürlük alıntılar...
Ben seni, kimseler olmadığı için değil, kimse olamadığın için sevdim. Aşkı en mutena yerimde yoklayıp, sana yürümeyi yeni öğrenen bebekler gibi düşe kalka geldim.
Ellerimden tutmaya bilirdin.
Beni sevmeye bilirdin.
İçinde bana akan teninin adını “aşk” koymaya bilirdin ki sen yine bilirdin her şeyi bildiğin gibi...
Sen beni gizli seviyordun, bense en aşikârlığındaydım sevdamın. Vazgeçmelerin bana düşeceğini nerden bilebilirdim? .
Bu senden kaçmak değil, bu içimde yitirdiğim kendimdendir. Çünkü ben sana, gelmekle tüm bildiğim, öğrendiğim beni ben eden her şeyden vazgeçerek geldim. Ben sana gelirken kendimden geçtim.
Aşk için şimdi senden geçiyorum. Bir ömrü bir lahza ya sığdırarak kendimi, senli düşlerin en törpüsüz yerine itiyorum. Her uykuya dalışımda törpülenmeyen yanlarının yüreğime, tenime takılıp acıtsın diye...
Sen adını bana acı ile öğreten kadın...
Adını biliyorum
Adını öğrendim
Adın Aşk...
Suretinse bir yokluk.
Suretinse unutulmaya mahkûm
Suretinse hiç yaşamamışlığım
Aynaların aksinde...
Yoklukla barışmayan ruhum, varlığına inandığı günlerde Araf’ı tanıdı. Sen ne cennet olabiliyordun ne de cehennem. Bir boşluk hülyasında sendeliyordun. Sendeliyordum seninle. Ne dokunabiliyorduk ne de yanabiliyorduk ellerimiz de...
Rüyalarımda gördüklerim, aynadaki ters iz düşümleri gibiydi. Seni tanımıyordum Aşk’ı görüyordum. Yaklaştıkça sana... Sana yaklaştıkça biraz daha yabancı oluyordum.
Gecenin en muladi noktasında, kendimden yitiyor, sana doğamıyorken senin Araf’ında kayboluyordum...
Bizimkisi suretsiz bir aşk’tı. Araf ‘a sıkışan ruhların ruhların tecellisi gibi. Cennet ile müjdelenen iki yüreğin,
Nasıl olurda bir birini tanımamaları gibi...
Sen beni, ben seni sende tanımıyorduk.
Tanıdığımda ise Aşk’ın vazgeçmek olduğunu hatırlamak bana düştü...
Sen kendini karanlık olarak nitelerdin. Bense Aydınlığında, yürüyordum senin. Aramızda ki yabancılık böyle başladı.
Sen ben de seni, ben de sen de beni görmüyorduk.
Aynalar yalancı, Araf ise gerçekti bize...
Gerçeklikle, olmayışının arasında beliren farkın en iyi tarifi Araf yeri olurdu.
Adının anlamına Cennet manasını uyak düştüğüm günler henüz eskimemişken, senin Araf’ın; içimde ki adının anlamını kapladı. Yitirdiğim bendim, senin adının anlamı ile birlikte...
Susmalarının ardında saklanan Araf aslında seni yansıtmıyordu. Ben sen de Aşk’ı görüyordum. Aşk varsa Araf olamazdı. Bunu fark ettiğim de ise bana Aşk’ın vazgeçilmezi olan (vaz) geçmeği kabullenmek kaldı...
Sen yoktun sende. Benim tanıdığım adına Cenneti uyak düştüğüm sen yoktun. Sen Araf’tın ben de artık.
Ben ise sen de kendini yitiren Mecnun. Senin Araf’ında toprak olmayı bekleyen.
Şimdi biz; bir birini tanıdığı kadar birbirine yabancı iki Âşık, İki insan iki Adı konulmamış bir duyguyuz.
Ben Aşk’ı kuşanırken, sen Araf’ında kayboluyordun. Kuşandığım sevdamın ucu ulaşmıyordu sana.
Ben sana gül bahçesi vaat etmemiş olmamama “rağmen” canımdan ektiğim tohumları çıkardın sen...
Aşk’tım
Âşık’tım
(Vaz) geçebilirdim
Geçtim...
Mehmed Asım
25/04—05/05 2005
İstanbul
Âşık’tım
(vaz) geçebilirdim
Geçtim.
Gitmelere dönüyordum,
Nice seller götürüyordu
Yaşanmışlıklarımı beraberinde.
Bir ana sığdırdığım,
Bin ömür hayatım.
Vazgeçmek aşkın kendisiydi,
Ben seni değil
Aşkı sevmiş,
Vazgeçmeyi kabullenmiştim...
Şimdi güncemde bana kalan
Sensiz yokluk
İçimde eriyen,
İçimi eriten,
İçimi sarsan,
Senden bana kalan bir ömürlük alıntılar...
Ben seni, kimseler olmadığı için değil, kimse olamadığın için sevdim. Aşkı en mutena yerimde yoklayıp, sana yürümeyi yeni öğrenen bebekler gibi düşe kalka geldim.
Ellerimden tutmaya bilirdin.
Beni sevmeye bilirdin.
İçinde bana akan teninin adını “aşk” koymaya bilirdin ki sen yine bilirdin her şeyi bildiğin gibi...
Sen beni gizli seviyordun, bense en aşikârlığındaydım sevdamın. Vazgeçmelerin bana düşeceğini nerden bilebilirdim? .
Bu senden kaçmak değil, bu içimde yitirdiğim kendimdendir. Çünkü ben sana, gelmekle tüm bildiğim, öğrendiğim beni ben eden her şeyden vazgeçerek geldim. Ben sana gelirken kendimden geçtim.
Aşk için şimdi senden geçiyorum. Bir ömrü bir lahza ya sığdırarak kendimi, senli düşlerin en törpüsüz yerine itiyorum. Her uykuya dalışımda törpülenmeyen yanlarının yüreğime, tenime takılıp acıtsın diye...
Sen adını bana acı ile öğreten kadın...
Adını biliyorum
Adını öğrendim
Adın Aşk...
Suretinse bir yokluk.
Suretinse unutulmaya mahkûm
Suretinse hiç yaşamamışlığım
Aynaların aksinde...
Yoklukla barışmayan ruhum, varlığına inandığı günlerde Araf’ı tanıdı. Sen ne cennet olabiliyordun ne de cehennem. Bir boşluk hülyasında sendeliyordun. Sendeliyordum seninle. Ne dokunabiliyorduk ne de yanabiliyorduk ellerimiz de...
Rüyalarımda gördüklerim, aynadaki ters iz düşümleri gibiydi. Seni tanımıyordum Aşk’ı görüyordum. Yaklaştıkça sana... Sana yaklaştıkça biraz daha yabancı oluyordum.
Gecenin en muladi noktasında, kendimden yitiyor, sana doğamıyorken senin Araf’ında kayboluyordum...
Bizimkisi suretsiz bir aşk’tı. Araf ‘a sıkışan ruhların ruhların tecellisi gibi. Cennet ile müjdelenen iki yüreğin,
Nasıl olurda bir birini tanımamaları gibi...
Sen beni, ben seni sende tanımıyorduk.
Tanıdığımda ise Aşk’ın vazgeçmek olduğunu hatırlamak bana düştü...
Sen kendini karanlık olarak nitelerdin. Bense Aydınlığında, yürüyordum senin. Aramızda ki yabancılık böyle başladı.
Sen ben de seni, ben de sen de beni görmüyorduk.
Aynalar yalancı, Araf ise gerçekti bize...
Gerçeklikle, olmayışının arasında beliren farkın en iyi tarifi Araf yeri olurdu.
Adının anlamına Cennet manasını uyak düştüğüm günler henüz eskimemişken, senin Araf’ın; içimde ki adının anlamını kapladı. Yitirdiğim bendim, senin adının anlamı ile birlikte...
Susmalarının ardında saklanan Araf aslında seni yansıtmıyordu. Ben sen de Aşk’ı görüyordum. Aşk varsa Araf olamazdı. Bunu fark ettiğim de ise bana Aşk’ın vazgeçilmezi olan (vaz) geçmeği kabullenmek kaldı...
Sen yoktun sende. Benim tanıdığım adına Cenneti uyak düştüğüm sen yoktun. Sen Araf’tın ben de artık.
Ben ise sen de kendini yitiren Mecnun. Senin Araf’ında toprak olmayı bekleyen.
Şimdi biz; bir birini tanıdığı kadar birbirine yabancı iki Âşık, İki insan iki Adı konulmamış bir duyguyuz.
Ben Aşk’ı kuşanırken, sen Araf’ında kayboluyordun. Kuşandığım sevdamın ucu ulaşmıyordu sana.
Ben sana gül bahçesi vaat etmemiş olmamama “rağmen” canımdan ektiğim tohumları çıkardın sen...
Aşk’tım
Âşık’tım
(Vaz) geçebilirdim
Geçtim...
Mehmed Asım
25/04—05/05 2005
İstanbul
20 Mart 2009 Cuma
Aynanın Karşısında Tek Sen Güzelsin
İçimden nehirler akarken, yatağına saplanan avaz avaz feryatlardan geçtim.
Beynimin içindeki soru işaretlerini kovalıyor noktalar. Her nokta yeni bir başlangıç ise, bu öykünün sonu nerede sevgili? Hani o içinden tren rayları geçen şehirde, o sahil kenarı şehirde, hani o sadece bilmesi gerekenlerin bildiği şehirde, göğsünden koparıp şiiri, ellerimin arasına bıraktığından beri, beynimi kemiriyor soru işaretleri... Bende bunu söylüyorum. Kovalıyor beni içinde sen olan soru cümleleri...
Ya nehirler sevgili?
Nerede tükenecekler...
Kaybolmuş yataklar... Hangi nehir aktı ise içine yok olan bir düşün semasına, zahir ve batin arasında kelamın zevaline şahit mi olmuş olmalı? Dökülürken nehirler yataklarına, şimdi bu yokluk güncesi neden? Hani o şehrin surlarına çarpan kalbin bir kuş gibi kanatlanırken, şimdi kuşların kanatlarına yazılan bu ağıdın notalarını hangi yağmur besteliyor sevgili?
Ellerim... Kalem tutan ellerim. Ellerim silah tutan ellerim... Ellerim senin ellerinde olan bir ayrılığın parmak izlerini taşıyor. Ve her aşkımın katili oluyorsun sevda güncemde. Kimi sevsem sen öldürüyorsun benim ellerimle...
İçimden nehirler akarken, yatağına saplanan avaz avaz feryatlardan geçtim.
Kimse bilmezken ayrılığı, kimse görmezken hüznü, duyguların kutsaliyetine and vurup, gökten ellerimle yıldızları düşürdüm. Şimdi kendi yatağına doğru akamayan coşkun nehirlerin sesini dinliyorum bu ağustos akşamında...
Sen suskun düşlerini betimle sevgili. Ellerinden tut sevdanın.
Aynanın karşında tek sen güzelsin.
Beynimin içindeki soru işaretlerini kovalıyor noktalar. Her nokta yeni bir başlangıç ise, bu öykünün sonu nerede sevgili? Hani o içinden tren rayları geçen şehirde, o sahil kenarı şehirde, hani o sadece bilmesi gerekenlerin bildiği şehirde, göğsünden koparıp şiiri, ellerimin arasına bıraktığından beri, beynimi kemiriyor soru işaretleri... Bende bunu söylüyorum. Kovalıyor beni içinde sen olan soru cümleleri...
Ya nehirler sevgili?
Nerede tükenecekler...
Kaybolmuş yataklar... Hangi nehir aktı ise içine yok olan bir düşün semasına, zahir ve batin arasında kelamın zevaline şahit mi olmuş olmalı? Dökülürken nehirler yataklarına, şimdi bu yokluk güncesi neden? Hani o şehrin surlarına çarpan kalbin bir kuş gibi kanatlanırken, şimdi kuşların kanatlarına yazılan bu ağıdın notalarını hangi yağmur besteliyor sevgili?
Ellerim... Kalem tutan ellerim. Ellerim silah tutan ellerim... Ellerim senin ellerinde olan bir ayrılığın parmak izlerini taşıyor. Ve her aşkımın katili oluyorsun sevda güncemde. Kimi sevsem sen öldürüyorsun benim ellerimle...
İçimden nehirler akarken, yatağına saplanan avaz avaz feryatlardan geçtim.
Kimse bilmezken ayrılığı, kimse görmezken hüznü, duyguların kutsaliyetine and vurup, gökten ellerimle yıldızları düşürdüm. Şimdi kendi yatağına doğru akamayan coşkun nehirlerin sesini dinliyorum bu ağustos akşamında...
Sen suskun düşlerini betimle sevgili. Ellerinden tut sevdanın.
Aynanın karşında tek sen güzelsin.
Sustukça / Susadıkça / Sis / Sus
Sustukça / Susadıkça
Susadıkça yüzün düşer gölgeme
Çölün ortasında sus perdeleri
Ellerin bu kadar uzakta mı olmalı
Üşüyorum
Sesin yabancı milletlerin lehcesi
Sustukça adın düşer yüzüme
Çölün ortasında sis perdeleri.
mehmedasım
yirmisekizaralıkikibinsekiz
yayladan şah'a erme hali.
Susadıkça yüzün düşer gölgeme
Çölün ortasında sus perdeleri
Ellerin bu kadar uzakta mı olmalı
Üşüyorum
Sesin yabancı milletlerin lehcesi
Sustukça adın düşer yüzüme
Çölün ortasında sis perdeleri.
mehmedasım
yirmisekizaralıkikibinsekiz
yayladan şah'a erme hali.
19 Mart 2009 Perşembe
Ey Selahaddin Seni de Sattılar Kudüs'ü de
"Biz onların arasına, kıyamete kadar düşmanlığı ve kini saldık. Ne zaman harp için bir ateş tutuştursalar Allah onu söndürür" (sure_i maide 64)
Gün olur
Denizler karalarda boğulur
Issız sesler çığlık olur şehirde
Andımız bulvarları aşar
Fırtına kopar
Gün vurgun olur
Ve martılar koşar semada.
Taşlar havalanır ebabil raksıyla
Golan tepelerinde düşen ruhumuz
Dirilir gazze sokaklarında.
Filistin bayrak bayrak marş olur
İçimizin suskunluğuna.
Ey insanlık ayağa kalk
Parçalanmış yüzümüz aşkına
Kalk artık ayağa.
Yık üzerine serilen ölü toprağını
Dağlar denizlere
Yıldızlar yeryüzüne karışmadan
İncirin zeytinin yüzü suyu hürmetine kalk ayağa…
Ve sen fethin kutlu sahibi Selahaddin,
Sattılar pazarda seni de Kudüs ‘ü de…
mehmedasım
sıfıryediocakikibindokuz
sözüm var öleceğim rafa sokaklarında.
Gün olur
Denizler karalarda boğulur
Issız sesler çığlık olur şehirde
Andımız bulvarları aşar
Fırtına kopar
Gün vurgun olur
Ve martılar koşar semada.
Taşlar havalanır ebabil raksıyla
Golan tepelerinde düşen ruhumuz
Dirilir gazze sokaklarında.
Filistin bayrak bayrak marş olur
İçimizin suskunluğuna.
Ey insanlık ayağa kalk
Parçalanmış yüzümüz aşkına
Kalk artık ayağa.
Yık üzerine serilen ölü toprağını
Dağlar denizlere
Yıldızlar yeryüzüne karışmadan
İncirin zeytinin yüzü suyu hürmetine kalk ayağa…
Ve sen fethin kutlu sahibi Selahaddin,
Sattılar pazarda seni de Kudüs ‘ü de…
mehmedasım
sıfıryediocakikibindokuz
sözüm var öleceğim rafa sokaklarında.
Nehir Yatağında Kuruyan Darağacı
İsyan takındım yüzüme, aşk kör oldu
Nehirlerin yatağı bu kentte
kalmak ne zor?
Ömrüm kalsın sende
Gözbebeği avuçlarında saklı sırrım...
Bu pus gecenin sabah etmeyen poyrazında
Ali olmak düştü boynumuza…
Çarmıha gerilirde ellerimiz
Bildik çivi de topraktandır.
Darağaçlarını da gördük
Bildik ağaçta topraktandır.
Sevgili
Köz köz olmuş içimiz…
Şimdi
Doksan dokuz ismi vird eder dilimiz
Toz eyler aşk bizi…
Okyanus ötesi bu kentte kalmak
ne zor?..
mehmedasım
eylülikibinsekiz
nehiryatağındabüyüyendarağacı
Nehirlerin yatağı bu kentte
kalmak ne zor?
Ömrüm kalsın sende
Gözbebeği avuçlarında saklı sırrım...
Bu pus gecenin sabah etmeyen poyrazında
Ali olmak düştü boynumuza…
Çarmıha gerilirde ellerimiz
Bildik çivi de topraktandır.
Darağaçlarını da gördük
Bildik ağaçta topraktandır.
Sevgili
Köz köz olmuş içimiz…
Şimdi
Doksan dokuz ismi vird eder dilimiz
Toz eyler aşk bizi…
Okyanus ötesi bu kentte kalmak
ne zor?..
mehmedasım
eylülikibinsekiz
nehiryatağındabüyüyendarağacı
15 Mart 2009 Pazar
Kısıldı Sesim / Okyanus "Yüz"ünden
Avaz avaz gitmelerden geçtim.
Kısıldı sesim.
Okyanus ‘yüz’ünden sustu kalbim.
Kelimeler ne kadar aciz…
Halimi anlatacak derman yok
Ellerimde.
Ellerim senin dününden artık,
Bugününe yazık!..
Şimdi ritmini hissediyorum kalbin
Duracak gibi.
Anlamlandırabilmek için hayatı
Sesimdin sen.
Kısıldı sesim.
Ne zaman gelsem sana
Usunun gölgesinde başka siluetler
Ve ne zaman gitsem senden
İçimde senli “neden”ler.
Gözlerinin ikliminde yağmura,
Tutundum.
Üstüm başım ıslak,
Gitmek için mevsim bahar,
Kalmak için kış.
DUR!
mehmedasım
onbeşmartikibindokuz
avazavazintihar!
12 Mart 2009 Perşembe
Aşk / Hal / Su
Ansızın akla düşer...
Hayır.
Değmemeli nefesin nefesime
Rüzgâr olur
Düşer dudaklarımız vuslatın ateşinde.
Akla düşen ancak sudur.
Kelimeler kifayetsiz.
Ansızın sel olur.
Aşk…
Soruların cehenneminden
Çıktım.
Sırtımda ünlemler.
Virgüller bırakmıyor peşimi,
Her noktada bitiyorum.
Ah bu aşkın imlası bozuk sevgili…
Bak;
Temize çekilmiş bir müsveddeyim ben
Şiirinin ses hali.
Redifler dağılıyor
Mensur nesire bulanıyor,
Notalarım karışıyor.
Şimdi;
Kuyular kuyular kazıyorum,
Gömüyorum iklimleri.
Akla düşen sudur.
Kelimeler kifayetsiz.
Ansızın sel olur.
Aşk…
“Gurbetine düşüyor ne söylesem. Ne yazsam sana benziyor kelimeler. Hangi aynanın önünden geçsem yüzün. Otobüs durakları, şehrin bulvarları, nereye gitsem sen. Ah nasılda bulanıyor kelimeler. Şiirlerin içinden çıkıyorsun. Hikâyelerin içinden kaçıyorsun gözüme. Ben kirpiktir diyorum, yüzümü yıkıyorum, suyun içinden geliyorsun sen. Yağmur tanelerini biriktiriyorum avucumda. Kuşlar gelir diye. Çağ yangınlarını çekiyorum içime. Sen üşüme diye.”
Akla düşen sudur.
Kelimeler kifayetsiz.
Ansızın sel olur.
Aşk…
Mehmedasım
onikimartikibindokuz
ansızınakladüşensudur
Hayır.
Değmemeli nefesin nefesime
Rüzgâr olur
Düşer dudaklarımız vuslatın ateşinde.
Akla düşen ancak sudur.
Kelimeler kifayetsiz.
Ansızın sel olur.
Aşk…
Soruların cehenneminden
Çıktım.
Sırtımda ünlemler.
Virgüller bırakmıyor peşimi,
Her noktada bitiyorum.
Ah bu aşkın imlası bozuk sevgili…
Bak;
Temize çekilmiş bir müsveddeyim ben
Şiirinin ses hali.
Redifler dağılıyor
Mensur nesire bulanıyor,
Notalarım karışıyor.
Şimdi;
Kuyular kuyular kazıyorum,
Gömüyorum iklimleri.
Akla düşen sudur.
Kelimeler kifayetsiz.
Ansızın sel olur.
Aşk…
“Gurbetine düşüyor ne söylesem. Ne yazsam sana benziyor kelimeler. Hangi aynanın önünden geçsem yüzün. Otobüs durakları, şehrin bulvarları, nereye gitsem sen. Ah nasılda bulanıyor kelimeler. Şiirlerin içinden çıkıyorsun. Hikâyelerin içinden kaçıyorsun gözüme. Ben kirpiktir diyorum, yüzümü yıkıyorum, suyun içinden geliyorsun sen. Yağmur tanelerini biriktiriyorum avucumda. Kuşlar gelir diye. Çağ yangınlarını çekiyorum içime. Sen üşüme diye.”
Akla düşen sudur.
Kelimeler kifayetsiz.
Ansızın sel olur.
Aşk…
Mehmedasım
onikimartikibindokuz
ansızınakladüşensudur
Evet / Soruların Cevap Hali
Hal ekini alamayan bütün aşklar kahrolsun.
Evet.
Bütün soru işaretlerini kaldırmalı.
Sessiz sedasız değil
Feryat figan verilmeli cevaplar.
Kelimeler işlemeli kurşun sesinde.
Sensizliğimize.
Kimsesizliğimize.
"Isırdıkça kanayan dudaklar" bir şeyler anlatıyor olmalı.
Göğün kararışı,
Martıların çığlıkları,
Bir şeyleri ifade ediyor olmalı.
Uçurum rengiyle büyürken
“Gök” yüzün,
Hatıralarımın sinsi bir inatla
Hatırlamadığı bir şeyler olmalı.
Oysa bize bırakılan,
Bir çift gözün ufkumuza gerili olan
Kitabın ilk bölümüydü.
Platonik aşklar cehenneminde,
Göğün üstüne düşen gölgenin,
Cennetiydi.
Şimdi.
Koru Kendini.
Aklım ve nefesim yetmiyor
Gecenin Ay çitlerine.
Nice Yunus emziren göğsüm
Yetmiyor senin göğüne.
Bir sigara daha bitiyor.
Kemani çalıyor.
Neyzen derinden üflüyor.
Armoni halinde dakikalar ve saatler
Titrek ve usanmadan.
Utanmadan.
Sana göçüyor.
mehmedasım
dokuzmartikibindokuz
göçtükervankaldıkdağlarbaşında / iki
Evet.
Bütün soru işaretlerini kaldırmalı.
Sessiz sedasız değil
Feryat figan verilmeli cevaplar.
Kelimeler işlemeli kurşun sesinde.
Sensizliğimize.
Kimsesizliğimize.
"Isırdıkça kanayan dudaklar" bir şeyler anlatıyor olmalı.
Göğün kararışı,
Martıların çığlıkları,
Bir şeyleri ifade ediyor olmalı.
Uçurum rengiyle büyürken
“Gök” yüzün,
Hatıralarımın sinsi bir inatla
Hatırlamadığı bir şeyler olmalı.
Oysa bize bırakılan,
Bir çift gözün ufkumuza gerili olan
Kitabın ilk bölümüydü.
Platonik aşklar cehenneminde,
Göğün üstüne düşen gölgenin,
Cennetiydi.
Şimdi.
Koru Kendini.
Aklım ve nefesim yetmiyor
Gecenin Ay çitlerine.
Nice Yunus emziren göğsüm
Yetmiyor senin göğüne.
Bir sigara daha bitiyor.
Kemani çalıyor.
Neyzen derinden üflüyor.
Armoni halinde dakikalar ve saatler
Titrek ve usanmadan.
Utanmadan.
Sana göçüyor.
mehmedasım
dokuzmartikibindokuz
göçtükervankaldıkdağlarbaşında / iki
10 Ağustos 2008 Pazar
Marsilya da Bir Izmarit Hikayesi
Eski bir şiire başlar gibi başlayacağım,
Damağımda eskimiş şarap tadı.
Saat sabahın dördü olmalı,
Ya da olmamalı… Çok önemli değil. Son sigaram yanıyor kül tablasında…
Kül tablası…
Kimi ellerinden tutulmayı bekliyor,
Kimi eğmiş boynunu hüzünleniyor,
Kimi kıyametini yaşamış,
Kimi kendi küllerinde boğulmuş…
Yoksulluğumun ardındaki sırrı keşfediyorum.
İçimdeki sarhoş en acıklı şarkılarıyla boğuyor sabahı.
Yüzümün eskimiş hali aynalarda aks ediyor.
Uçurum büyütüyorum işte
göğsümde…
Sen değil misin;
Yaslandığında göğsüme,
Uçurum hikâyelerini betimleyen.
Sen değil misin;
Parmak aralarında dolaşan saçlarımın hüznüne eşlik eden.
Sen değil misin;
Yokluğumda sesimi büyüten solgun akşam üstü sofralarında…
Son sigaram bitti…
Kül tablasına boyunu eğmiş,
Kendi kıyametini yaşamış,
Bir hayat daha eklendi…
Taksim de,
İstiklal de,
Beyazıt ta,
Kabataş ta,
Şahittir saydığımız adım taşları, adımlarımıza…
Mehmedasım
onbirağustospazartesi
Gidilemeyenmarsiyadagarsonlahesaplaşmavakitleri
Damağımda eskimiş şarap tadı.
Saat sabahın dördü olmalı,
Ya da olmamalı… Çok önemli değil. Son sigaram yanıyor kül tablasında…
Kül tablası…
Kimi ellerinden tutulmayı bekliyor,
Kimi eğmiş boynunu hüzünleniyor,
Kimi kıyametini yaşamış,
Kimi kendi küllerinde boğulmuş…
Yoksulluğumun ardındaki sırrı keşfediyorum.
İçimdeki sarhoş en acıklı şarkılarıyla boğuyor sabahı.
Yüzümün eskimiş hali aynalarda aks ediyor.
Uçurum büyütüyorum işte
göğsümde…
Sen değil misin;
Yaslandığında göğsüme,
Uçurum hikâyelerini betimleyen.
Sen değil misin;
Parmak aralarında dolaşan saçlarımın hüznüne eşlik eden.
Sen değil misin;
Yokluğumda sesimi büyüten solgun akşam üstü sofralarında…
Son sigaram bitti…
Kül tablasına boyunu eğmiş,
Kendi kıyametini yaşamış,
Bir hayat daha eklendi…
Taksim de,
İstiklal de,
Beyazıt ta,
Kabataş ta,
Şahittir saydığımız adım taşları, adımlarımıza…
Mehmedasım
onbirağustospazartesi
Gidilemeyenmarsiyadagarsonlahesaplaşmavakitleri
28 Temmuz 2007 Cumartesi
Neylersin...
Bir dakika…
Yeni bir yazının başındayım. Nefesin şimdi değmemeli nefesime…
İçimden katar katar sürükleniyor geçmişin acı tanışıklıkları. Ne bıçak izleri ne kurşun yaraları acıyor içim de… Bir yerlerde bıraktığım içim kanıyor benden habersiz. .
Hep düşlerden bahserdi o çocuk… Saçları dağılırdı düştüğünde her defasında. Ayaklarına batan filizleri bir başka severdi her düşün de…
Dur… Vurmasın nefesin şimdi nefesime…
Şafak vakitleri, nice demir yığınından sıyrılıp, tüm acınmışlıklarımı sana bırakıp o gece, tankların buldozerlerin, mitralyözlerin arasından on dört kez vurularak uyandım o uykudan. Günaydın demeden kararmıştı gökyüzünün alacalığı. Oysa rüyaları kan bozuyordu…
Neylersin ki, adın yazılmış bu gök kubbe de adıma. Kapılar kapanmış yüzümüze. Adımızın harflerinden aşk sızmış ince ince, şehirler bizi terk etmiş neylersin…
Dün gece ben yazdım bu yazıyı. Farkındayım kelimelerimin arasından doğuruyorum seni, her defasında. Her defasın da yeniden öldürüyorum seni. Elde silah neylersin…
Karanlık kapılar, sevişmez hiçbir beden izlerken gözler
ruhunun aksini hangi düşte yitirdin bilmem ama
yoksun işte neylersin…
Yeni bir yazının başındayım. Nefesin şimdi değmemeli nefesime…
İçimden katar katar sürükleniyor geçmişin acı tanışıklıkları. Ne bıçak izleri ne kurşun yaraları acıyor içim de… Bir yerlerde bıraktığım içim kanıyor benden habersiz. .
Hep düşlerden bahserdi o çocuk… Saçları dağılırdı düştüğünde her defasında. Ayaklarına batan filizleri bir başka severdi her düşün de…
Dur… Vurmasın nefesin şimdi nefesime…
Şafak vakitleri, nice demir yığınından sıyrılıp, tüm acınmışlıklarımı sana bırakıp o gece, tankların buldozerlerin, mitralyözlerin arasından on dört kez vurularak uyandım o uykudan. Günaydın demeden kararmıştı gökyüzünün alacalığı. Oysa rüyaları kan bozuyordu…
Neylersin ki, adın yazılmış bu gök kubbe de adıma. Kapılar kapanmış yüzümüze. Adımızın harflerinden aşk sızmış ince ince, şehirler bizi terk etmiş neylersin…
Dün gece ben yazdım bu yazıyı. Farkındayım kelimelerimin arasından doğuruyorum seni, her defasında. Her defasın da yeniden öldürüyorum seni. Elde silah neylersin…
Karanlık kapılar, sevişmez hiçbir beden izlerken gözler
ruhunun aksini hangi düşte yitirdin bilmem ama
yoksun işte neylersin…
9 Temmuz 2007 Pazartesi
Yusuf Olamayan Adam
“ben mahşerini içinde taşıyan kâtipler zümresine aidim”
Kuşlar bu kentin üstünden uçalı beri, yüzümde ekim hüznü görülmekte. Suskun çınarların ağulu bakışları ardından kelimeler düşerken gölgeme, şiirlerin nakş oluyordu, tüm bildiğim aşk betimlerine.
Zaman ne kadar da acımasızdı değil mi? Ne kadar fütursuz…
Yalaz rüzgârların savurduğu gözlerime, sen mi dokundun ey sevgili? Bu yaşlar neden bu kadar ateşli…
İçimin topraklarını işgale yeltenmişken fıratın diclenin ötesinden kan pınarları oluk oluk akarken, gitmeler adımın anlamını kuşatırken, şimdi sen sevgili ki tek sevgili dediğim, durmuş kanlı gömleğimi uzatıyorsun...
Ben Yusuf olamadım ey sevgili… Bilmiyor musun? Yürüyorum şimdi.
Sevdan boynuma yaftalanmış bir urgan… Ellerim soğuk metal de. Gözüm tetikte. Ölüm ne ki sevgili…
Ben mahşerimi içimde taşıyorum şimdi. Kâtiplik arzu halden başka bir şey değil. Susmaların sonunu kim bilebilir kim…
Gözyaşlarımdan bir toprak büyütüyorum sevgili. Vatan dediğin yüzümde… Bilesin unutmadım seni…
mehmed asım.
uzak ülkenin yamacın da
Kuşlar bu kentin üstünden uçalı beri, yüzümde ekim hüznü görülmekte. Suskun çınarların ağulu bakışları ardından kelimeler düşerken gölgeme, şiirlerin nakş oluyordu, tüm bildiğim aşk betimlerine.
Zaman ne kadar da acımasızdı değil mi? Ne kadar fütursuz…
Yalaz rüzgârların savurduğu gözlerime, sen mi dokundun ey sevgili? Bu yaşlar neden bu kadar ateşli…
İçimin topraklarını işgale yeltenmişken fıratın diclenin ötesinden kan pınarları oluk oluk akarken, gitmeler adımın anlamını kuşatırken, şimdi sen sevgili ki tek sevgili dediğim, durmuş kanlı gömleğimi uzatıyorsun...
Ben Yusuf olamadım ey sevgili… Bilmiyor musun? Yürüyorum şimdi.
Sevdan boynuma yaftalanmış bir urgan… Ellerim soğuk metal de. Gözüm tetikte. Ölüm ne ki sevgili…
Ben mahşerimi içimde taşıyorum şimdi. Kâtiplik arzu halden başka bir şey değil. Susmaların sonunu kim bilebilir kim…
Gözyaşlarımdan bir toprak büyütüyorum sevgili. Vatan dediğin yüzümde… Bilesin unutmadım seni…
mehmed asım.
uzak ülkenin yamacın da
O Günlerde...
kızmasın kimse(cik)ler yine yazacağım geçmiş_i ahvalimi...
uykusuz dönen kaçışlarımdan sonra(yatılı okuldan) ellerimde biten gülleri bilirdim ve yüzümde büyüyen mor aynalarımı...toplumun ve zamanın baskısını çekerken sineme,çocukluğumun gözyaşlarımla beraber tükeneceğini bilemezdim...bilemezdim o mülayim çehremin asi bir rüzgara dönüşebileceğini...bilemezdim,bilmiyordum,çocuktum,masumdum...
Geceleri,karabasan eller dolaşırdı rüyalarımda...sığınırdım dost bildiğim yorganımın altına...o zaman anlamıştım yanlızlığımın doğuştan boynuma asılan bir yafta olduğunu...
gölgelerimin peşinde gezen,ergenlik şarkılarıma rağmen;inatla çocuk oluyordum...
Yeşiline küs gözlerle bakıyordum hayata...hayat namelerini en acıklı notalarla diziyordu boğazıma.Tıkanıyor,okuyamıyor,söyleyemiyordum...
Umud bizim sınıfa uğramazdı...Uğramazdı gözlerinde sevgi görebileceğimiz insanlar...o kadar kin o kadar nefret o kadar acı,acı,acı...
Nedensiz susmalar biriktirdim güncelerimde...
Bilirdim uykusuz sabahların,hep bir devinimle döneceğini ertesi geceye...
Umudsuzluğu öğrendim o günlerde...o günler de aslında huzurun ve umudun bize vaad edilen sahte düşlemeler olduğunu öğrendim...
o günler dilime bir cümle takıldı ve yaşım daha 16...
"burası dünya ve ben çok sıkıldım"...
mehmed asım
08/07/06
adana
istanbul
erzurum
istanbul...
uykusuz dönen kaçışlarımdan sonra(yatılı okuldan) ellerimde biten gülleri bilirdim ve yüzümde büyüyen mor aynalarımı...toplumun ve zamanın baskısını çekerken sineme,çocukluğumun gözyaşlarımla beraber tükeneceğini bilemezdim...bilemezdim o mülayim çehremin asi bir rüzgara dönüşebileceğini...bilemezdim,bilmiyordum,çocuktum,masumdum...
Geceleri,karabasan eller dolaşırdı rüyalarımda...sığınırdım dost bildiğim yorganımın altına...o zaman anlamıştım yanlızlığımın doğuştan boynuma asılan bir yafta olduğunu...
gölgelerimin peşinde gezen,ergenlik şarkılarıma rağmen;inatla çocuk oluyordum...
Yeşiline küs gözlerle bakıyordum hayata...hayat namelerini en acıklı notalarla diziyordu boğazıma.Tıkanıyor,okuyamıyor,söyleyemiyordum...
Umud bizim sınıfa uğramazdı...Uğramazdı gözlerinde sevgi görebileceğimiz insanlar...o kadar kin o kadar nefret o kadar acı,acı,acı...
Nedensiz susmalar biriktirdim güncelerimde...
Bilirdim uykusuz sabahların,hep bir devinimle döneceğini ertesi geceye...
Umudsuzluğu öğrendim o günlerde...o günler de aslında huzurun ve umudun bize vaad edilen sahte düşlemeler olduğunu öğrendim...
o günler dilime bir cümle takıldı ve yaşım daha 16...
"burası dünya ve ben çok sıkıldım"...
mehmed asım
08/07/06
adana
istanbul
erzurum
istanbul...
O günlerde...
kızmasın kimse(cik)ler yine yazacağım geçmiş_i ahvalimi...
uykusuz dönen kaçışlarımdan sonra(yatılı okuldan) ellerimde biten gülleri bilirdim ve yüzümde büyüyen mor aynalarımı...toplumun ve zamanın baskısını çekerken sineme,çocukluğumun gözyaşlarımla beraber tükeneceğini bilemezdim...bilemezdim o mülayim çehremin asi bir rüzgara dönüşebileceğini...bilemezdim,bilmiyordum,çocuktum,masumdum...
Geceleri,karabasan eller dolaşırdı rüyalarımda...sığınırdım dost bildiğim yorganımın altına...o zaman anlamıştım yanlızlığımın doğuştan boynuma asılan bir yafta olduğunu...
gölgelerimin peşinde gezen,ergenlik şarkılarıma rağmen;inatla çocuk oluyordum...
Yeşiline küs gözlerle bakıyordum hayata...hayat namelerini en acıklı notalarla diziyordu boğazıma.Tıkanıyor,okuyamıyor,söyleyemiyordum...
Umud bizim sınıfa uğramazdı...Uğramazdı gözlerinde sevgi görebileceğimiz insanlar...o kadar kin o kadar nefret o kadar acı,acı,acı...
Nedensiz susmalar biriktirdim güncelerimde...
Bilirdim uykusuz sabahların,hep bir devinimle döneceğini ertesi geceye...
Umudsuzluğu öğrendim o günlerde...o günler de aslında huzurun ve umudun bize vaad edilen sahte düşlemeler olduğunu öğrendim...
o günler dilime bir cümle takıldı ve yaşım daha 16...
"burası dünya ve ben çok sıkıldım"...
mehmed asım
08/07/06
adana
istanbul
erzurum
istanbul...
uykusuz dönen kaçışlarımdan sonra(yatılı okuldan) ellerimde biten gülleri bilirdim ve yüzümde büyüyen mor aynalarımı...toplumun ve zamanın baskısını çekerken sineme,çocukluğumun gözyaşlarımla beraber tükeneceğini bilemezdim...bilemezdim o mülayim çehremin asi bir rüzgara dönüşebileceğini...bilemezdim,bilmiyordum,çocuktum,masumdum...
Geceleri,karabasan eller dolaşırdı rüyalarımda...sığınırdım dost bildiğim yorganımın altına...o zaman anlamıştım yanlızlığımın doğuştan boynuma asılan bir yafta olduğunu...
gölgelerimin peşinde gezen,ergenlik şarkılarıma rağmen;inatla çocuk oluyordum...
Yeşiline küs gözlerle bakıyordum hayata...hayat namelerini en acıklı notalarla diziyordu boğazıma.Tıkanıyor,okuyamıyor,söyleyemiyordum...
Umud bizim sınıfa uğramazdı...Uğramazdı gözlerinde sevgi görebileceğimiz insanlar...o kadar kin o kadar nefret o kadar acı,acı,acı...
Nedensiz susmalar biriktirdim güncelerimde...
Bilirdim uykusuz sabahların,hep bir devinimle döneceğini ertesi geceye...
Umudsuzluğu öğrendim o günlerde...o günler de aslında huzurun ve umudun bize vaad edilen sahte düşlemeler olduğunu öğrendim...
o günler dilime bir cümle takıldı ve yaşım daha 16...
"burası dünya ve ben çok sıkıldım"...
mehmed asım
08/07/06
adana
istanbul
erzurum
istanbul...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)