10 Ağustos 2008 Pazar

Marsilya da Bir Izmarit Hikayesi

Eski bir şiire başlar gibi başlayacağım,
Damağımda eskimiş şarap tadı.
Saat sabahın dördü olmalı,
Ya da olmamalı… Çok önemli değil. Son sigaram yanıyor kül tablasında…

Kül tablası…

Kimi ellerinden tutulmayı bekliyor,
Kimi eğmiş boynunu hüzünleniyor,
Kimi kıyametini yaşamış,
Kimi kendi küllerinde boğulmuş…

Yoksulluğumun ardındaki sırrı keşfediyorum.
İçimdeki sarhoş en acıklı şarkılarıyla boğuyor sabahı.
Yüzümün eskimiş hali aynalarda aks ediyor.
Uçurum büyütüyorum işte
göğsümde…

Sen değil misin;
Yaslandığında göğsüme,
Uçurum hikâyelerini betimleyen.
Sen değil misin;
Parmak aralarında dolaşan saçlarımın hüznüne eşlik eden.
Sen değil misin;
Yokluğumda sesimi büyüten solgun akşam üstü sofralarında…

Son sigaram bitti…

Kül tablasına boyunu eğmiş,
Kendi kıyametini yaşamış,
Bir hayat daha eklendi…

Taksim de,
İstiklal de,
Beyazıt ta,
Kabataş ta,
Şahittir saydığımız adım taşları, adımlarımıza…


Mehmedasım
onbirağustospazartesi
Gidilemeyenmarsiyadagarsonlahesaplaşmavakitleri

28 Temmuz 2007 Cumartesi

Neylersin...

Bir dakika…
Yeni bir yazının başındayım. Nefesin şimdi değmemeli nefesime…

İçimden katar katar sürükleniyor geçmişin acı tanışıklıkları. Ne bıçak izleri ne kurşun yaraları acıyor içim de… Bir yerlerde bıraktığım içim kanıyor benden habersiz. .


Hep düşlerden bahserdi o çocuk… Saçları dağılırdı düştüğünde her defasında. Ayaklarına batan filizleri bir başka severdi her düşün de…
Dur… Vurmasın nefesin şimdi nefesime…

Şafak vakitleri, nice demir yığınından sıyrılıp, tüm acınmışlıklarımı sana bırakıp o gece, tankların buldozerlerin, mitralyözlerin arasından on dört kez vurularak uyandım o uykudan. Günaydın demeden kararmıştı gökyüzünün alacalığı. Oysa rüyaları kan bozuyordu…

Neylersin ki, adın yazılmış bu gök kubbe de adıma. Kapılar kapanmış yüzümüze. Adımızın harflerinden aşk sızmış ince ince, şehirler bizi terk etmiş neylersin…

Dün gece ben yazdım bu yazıyı. Farkındayım kelimelerimin arasından doğuruyorum seni, her defasında. Her defasın da yeniden öldürüyorum seni. Elde silah neylersin…

Karanlık kapılar, sevişmez hiçbir beden izlerken gözler
ruhunun aksini hangi düşte yitirdin bilmem ama
yoksun işte neylersin…

9 Temmuz 2007 Pazartesi

Yusuf Olamayan Adam

“ben mahşerini içinde taşıyan kâtipler zümresine aidim”

Kuşlar bu kentin üstünden uçalı beri, yüzümde ekim hüznü görülmekte. Suskun çınarların ağulu bakışları ardından kelimeler düşerken gölgeme, şiirlerin nakş oluyordu, tüm bildiğim aşk betimlerine.
Zaman ne kadar da acımasızdı değil mi? Ne kadar fütursuz…
Yalaz rüzgârların savurduğu gözlerime, sen mi dokundun ey sevgili? Bu yaşlar neden bu kadar ateşli…
İçimin topraklarını işgale yeltenmişken fıratın diclenin ötesinden kan pınarları oluk oluk akarken, gitmeler adımın anlamını kuşatırken, şimdi sen sevgili ki tek sevgili dediğim, durmuş kanlı gömleğimi uzatıyorsun...
Ben Yusuf olamadım ey sevgili… Bilmiyor musun? Yürüyorum şimdi.
Sevdan boynuma yaftalanmış bir urgan… Ellerim soğuk metal de. Gözüm tetikte. Ölüm ne ki sevgili…
Ben mahşerimi içimde taşıyorum şimdi. Kâtiplik arzu halden başka bir şey değil. Susmaların sonunu kim bilebilir kim…
Gözyaşlarımdan bir toprak büyütüyorum sevgili. Vatan dediğin yüzümde… Bilesin unutmadım seni…

mehmed asım.
uzak ülkenin yamacın da

O Günlerde...

kızmasın kimse(cik)ler yine yazacağım geçmiş_i ahvalimi...

uykusuz dönen kaçışlarımdan sonra(yatılı okuldan) ellerimde biten gülleri bilirdim ve yüzümde büyüyen mor aynalarımı...toplumun ve zamanın baskısını çekerken sineme,çocukluğumun gözyaşlarımla beraber tükeneceğini bilemezdim...bilemezdim o mülayim çehremin asi bir rüzgara dönüşebileceğini...bilemezdim,bilmiyordum,çocuktum,masumdum...

Geceleri,karabasan eller dolaşırdı rüyalarımda...sığınırdım dost bildiğim yorganımın altına...o zaman anlamıştım yanlızlığımın doğuştan boynuma asılan bir yafta olduğunu...
gölgelerimin peşinde gezen,ergenlik şarkılarıma rağmen;inatla çocuk oluyordum...

Yeşiline küs gözlerle bakıyordum hayata...hayat namelerini en acıklı notalarla diziyordu boğazıma.Tıkanıyor,okuyamıyor,söyleyemiyordum...

Umud bizim sınıfa uğramazdı...Uğramazdı gözlerinde sevgi görebileceğimiz insanlar...o kadar kin o kadar nefret o kadar acı,acı,acı...

Nedensiz susmalar biriktirdim güncelerimde...

Bilirdim uykusuz sabahların,hep bir devinimle döneceğini ertesi geceye...

Umudsuzluğu öğrendim o günlerde...o günler de aslında huzurun ve umudun bize vaad edilen sahte düşlemeler olduğunu öğrendim...

o günler dilime bir cümle takıldı ve yaşım daha 16...

"burası dünya ve ben çok sıkıldım"...

mehmed asım
08/07/06

adana
istanbul
erzurum
istanbul...

O günlerde...

kızmasın kimse(cik)ler yine yazacağım geçmiş_i ahvalimi...

uykusuz dönen kaçışlarımdan sonra(yatılı okuldan) ellerimde biten gülleri bilirdim ve yüzümde büyüyen mor aynalarımı...toplumun ve zamanın baskısını çekerken sineme,çocukluğumun gözyaşlarımla beraber tükeneceğini bilemezdim...bilemezdim o mülayim çehremin asi bir rüzgara dönüşebileceğini...bilemezdim,bilmiyordum,çocuktum,masumdum...

Geceleri,karabasan eller dolaşırdı rüyalarımda...sığınırdım dost bildiğim yorganımın altına...o zaman anlamıştım yanlızlığımın doğuştan boynuma asılan bir yafta olduğunu...
gölgelerimin peşinde gezen,ergenlik şarkılarıma rağmen;inatla çocuk oluyordum...

Yeşiline küs gözlerle bakıyordum hayata...hayat namelerini en acıklı notalarla diziyordu boğazıma.Tıkanıyor,okuyamıyor,söyleyemiyordum...

Umud bizim sınıfa uğramazdı...Uğramazdı gözlerinde sevgi görebileceğimiz insanlar...o kadar kin o kadar nefret o kadar acı,acı,acı...

Nedensiz susmalar biriktirdim güncelerimde...

Bilirdim uykusuz sabahların,hep bir devinimle döneceğini ertesi geceye...

Umudsuzluğu öğrendim o günlerde...o günler de aslında huzurun ve umudun bize vaad edilen sahte düşlemeler olduğunu öğrendim...

o günler dilime bir cümle takıldı ve yaşım daha 16...

"burası dünya ve ben çok sıkıldım"...

mehmed asım
08/07/06

adana
istanbul
erzurum
istanbul...

Aklin Lal Hali...

İçimin suskunluk dağları eridi.
Gülen yüzümün ardına sakladığım ağıdım aydınlığa kavuştu.
İntihar hiç bu kadar mübah olmamıştı.
Ki ölüm beni sabaha erdirmeyecek çok iyi biliyorum.
Ağrılarımı gömdüğüm dehlizden çıkarıp
Bin acı ile ses veriyorum şimdi çağ yangınlarına.
Ömrüm ırmak olup akıyor gözyaşının büyüttüğü bu toprakta.
Artık görüyorum geçmişimin
Solmuş takvim yapraklarına yansıyan siluetini.
Ne kadar kırılsa da aynalarda şiirlerim
Adının üzerine mührü basılmış sevgim…
Yorgunluğumun sakladığı ruhsal bir depremdir bu.
Yamaçlardan savrulan bir ömrün son matemidir bu.
Bu susulmuş onca yılın ağıdı, ağlayışı, haykırışı,
Adı konulmayan yazgısıdır bu
Alnıma sürülen onca kara lekenin tuvalidir bu
Biliyorum ait olamadım şimdiye.
An ı anlatan hiçbir cümle uyak
Düşmedi yaşamsal alanlarıma.
Oysa ben vaad edilen toprakların çocuğuyum biliyorum.
Biliyorum insanların vaatlerinin ardında durmadıklarını…
Yosun tutan bir yalnızlığın reçetesidir bu…

Saçlarına Düşen Yıldızların Sus Şarkısı

Kudurmuş bir öfkenin son nefesinde,
Adının üstüne miadı dolmamış sözcükler konarken Sen;
Düş bahçesinin yeni yetme düş künü…
Sıfatlar ve tamlamalar azalırken hece hece,
Sen güneşin kızı, ellerinde koparıp
Attığın gençliğimin yüzü…
Kırılmış aynalarda aylarca çarparken
Şiirlerim Gündüzlerine,
Sen kendine gömülüp,
Uçurum düşleri betimliyorsun.
İntihar bile edemiyorsun…

Şimdi sazım yanılgılarla süslenen
Bir çift göze uyak düşer.
Sen gidersin ki, ne kalır geriye
Kül rengine tabyalanmış anılar,
Gözlerine matem sesi düşmüş şarkılar
Saçlarında ki yıldızlar
Ardında bıraktığın benden başka…

mehmed asım
ankara